Efendim, James Cameron'ın devasa derecede manyak ötesi filmi (aha içime tiki kaçtı, çık lan dışarı mel'un iblis!) Avatar, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de büyük ilgi gördü. Gördüğü ilginin ilginç yansımaları da olmadı değil. Misal bunlardan biri, filmde adı geçen Na'vi halkının Türk mü yoksa Kürt mü olduğu tartışması!
Yok yok, hemen ohaa! demeyin, şaka yapmıyorum; bakın haber burda. Millet yememiş, içmemiş tamamen yapay, animasyon, uydurmasyon, yani atmasyon olan bu halkın - ki insan bile değil lan bunlar, bildiğin mavi uzaylı yaratıklar - Türk mü yoksa Kürt mü olduğunu tartışmışlar. Ayakta alkışlıyorum cidden! :P
Habere göre Türk Solu adlı dergi Na'viler Türktür diye bir haber yapmış.. Bunun üzerine bir Kürt sitesi de asıl Na'viler Kürttür, Avatarlar Türktür deyince ortalık karışmış. Hatta sözkonusu Kürtçe sitede '' Na’vi kadınları da tıpkı Kürt kadınlar gibi tilili çekiyor. Tililiyi (zılgıt) mücadele bayrağı yapıyor. Tililiyi coşku vesilesi kılıyor. Tüm bunlara bir de Pandora’daki eşsiz doğal güzelliğin Kürdistan’ı aratmadığını eklerseniz, siz de bu kadarına pes doğrusu dersiniz. '' şeklinde bir ayrıntıya da girilmiş ki yeminle altıma ettim gülmekten. Hadi doğruyu söyleyin lan, valla dalga geçmeyeceğim. Allah akıl fikir dağıtırken dağın, taşın arkasına saklandınız siz değil mi?!
Ne bileyim, şimdi Na'vi'ler Türktür, hayır Kürttür! deyince aklıma böyle İbrahim Tatlıses mahnıları eşliğinde halay çeken Na'vi klanları, töre cinayetlerine kurban giden biçare Omaticaya kızları, birbirlerine şaka olsun diye hetorojen bölgeye doğru cüccük hareketi yapan Na'vi delikanlıları filan geliyor. Yok abi, akıl dağıtma merasimi sırasında cidden saklanmışsınız siz, pes..
Bir fırsatını bulup da James Cameron'a, Avatar'daki Na'viler Türk mü, Kürt mü James ağğbi? diye sorsak bize what the hell have you people been smoking out there?! şeklinde cevap vererek ayarın Allah'ını, kralını, imparatorunu verirdi büyük ihtimalle! Ha, ne içtiyseniz ben ondan istemiyorum bu arada! :P
Eyyy uluların ulusu Eywa! Sana sesleniyorum. Sen taaaa milyonlarca ışık yılı öteden, Pandora'dan şu topraklarda yaşayan, zeka kıtlığı içerisinde kıvranan bir takım gök insanlarına düşünce gücü ilet, fırlat, fışkırt; yap işte bir şeyler. :P Şu fani dünyada tartıştığımız şeylere bakın yahu!
Cuma, Şubat 05, 2010
Na'vi'ler Türktür! Hayır Kürttür!
Kategoriler:
avatar,
Kültür sanat,
na'vi,
ne içtiyseniz ondan istemiyorum,
Sinema,
Türkiye
Salı, Şubat 02, 2010
Kimseye söylemek yok, tamam mı?
- Çocukluk yıllarımda, (hadi şuna ilkokul 1. sınıfa yeni başladığımda diyelim, daha doğru olur) Atam İzindeyiz deyişini, Atam biz izne çıkıyoruz, tekmili toptan tatildeyiz, deniz, kum güneş filan, aman sabahlar olmasın! şeklinde algılayıp, yaşasın yaa, acaba ne zaman tatile çıkacağız, ücretleri okul mu karşılayacak? Annem de gelsin ama, ben tek başıma gidemem. diye içten içe sevinir ve mütemadiyen saçmalardım. Tenefüslerde gizli gizli kokladığım beyaz tahta kalemleri kafa yaptı heralde bende, bu derece bir beyin yoksunluğunun başka bir açıklaması olamaz çünkü!
O değil de, tatil denince benim aklıma hep deniz, kum, güneş geliyor nedense. Uludağ'a tatile diye giden insanları zerre anlamıyorum, kışın tatil mi olurmuş kardeşim!
- Yine aynı senelerde, yani ben mini mini, safinaz saçlı bir bebe iken, Birleşmiş Milletler tanklarını, üzerlerinde yazan United Nations kısaltması UN yazısına mukabil; gittikleri bölgeye un, hani şu bildiğin ekmek, kek, hamur işi falan fıstık yapımında kullanılan undan götüren yardım arabaları zannederdim. Ne güzel, sevap kazanıyorlar, Allah kabul etsin düşüncesi meşgul ederdi minik beynimi. Eh be hayal dünyası fazla gelişmiş saf yavrucağım, hiç mi düşünmedin unları neden silahlarla donatılmış koca koca tanklarla götürdüklerini? Tamam, çocuk beyni masumdur ama bu kadar da olmamalı! :P
Küçükken, kafası güzellikte 1 numara modunda salınan bir insan yavrusuydum ben, halihazırda pek de değişen bir şey yok.
O nedenle benden '' Merhaba sevgili blogum. Bugün kalktım, tuvaletimi yaptım (oha!) yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Sonra Melahat ablam ve kuzenim Şehriban'la birlikte sabah yürüyüşüne çıktık. Yürüyüşten sonra soluğu kuzenimin komşusu Sibel'in yeni açtığı cafede aldık, börekleri gerçekten çok lezzettiydi, herkese tavsiye ederim. Sibelciğim seni gözlerinden öpüyorum birtaneciğim, harikasın canım! :)))))))))))))) Hayat çok güzel, herkesi çok seviyorum, kendinize çok iyi bakın. '' tadında yazılar beklemeyin, lütfen! :P Böyle bir bünyenin normal blog yazıları yazması ne kadar olası sorarım size? :P
O değil de, tatil denince benim aklıma hep deniz, kum, güneş geliyor nedense. Uludağ'a tatile diye giden insanları zerre anlamıyorum, kışın tatil mi olurmuş kardeşim!
- Yine aynı senelerde, yani ben mini mini, safinaz saçlı bir bebe iken, Birleşmiş Milletler tanklarını, üzerlerinde yazan United Nations kısaltması UN yazısına mukabil; gittikleri bölgeye un, hani şu bildiğin ekmek, kek, hamur işi falan fıstık yapımında kullanılan undan götüren yardım arabaları zannederdim. Ne güzel, sevap kazanıyorlar, Allah kabul etsin düşüncesi meşgul ederdi minik beynimi. Eh be hayal dünyası fazla gelişmiş saf yavrucağım, hiç mi düşünmedin unları neden silahlarla donatılmış koca koca tanklarla götürdüklerini? Tamam, çocuk beyni masumdur ama bu kadar da olmamalı! :P
Küçükken, kafası güzellikte 1 numara modunda salınan bir insan yavrusuydum ben, halihazırda pek de değişen bir şey yok.
O nedenle benden '' Merhaba sevgili blogum. Bugün kalktım, tuvaletimi yaptım (oha!) yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Sonra Melahat ablam ve kuzenim Şehriban'la birlikte sabah yürüyüşüne çıktık. Yürüyüşten sonra soluğu kuzenimin komşusu Sibel'in yeni açtığı cafede aldık, börekleri gerçekten çok lezzettiydi, herkese tavsiye ederim. Sibelciğim seni gözlerinden öpüyorum birtaneciğim, harikasın canım! :)))))))))))))) Hayat çok güzel, herkesi çok seviyorum, kendinize çok iyi bakın. '' tadında yazılar beklemeyin, lütfen! :P Böyle bir bünyenin normal blog yazıları yazması ne kadar olası sorarım size? :P
Salı, Ocak 26, 2010
Allah'ım kör et beni!
Evet burdan, blogumdan ilan ediyorum ki başrolünde Mehmet Ali Erbil oynamamasına rağmen, hayatımda izlediğim en kötü, en bayık, en saçma sapan filmdi Kutsal Damacana 2..
Hayır, bunun birincisi komikti, sinemada gülmüştük gayet de, iyi hatırlıyorum. Böyle şeytanlı meytanlı, hoş; seyirlik bir korku filmiydi. Onun yüzü suyu hürmetine gittim zaten, ne bileyim bu denli Allah'ım kör et beni! derdirtici bir film olduğunu!
Bakın paranıza neyin yazık! Film çıkışı yapımda ve yayında emeği geçen herkese sövüp saydırmak istemiyor, ömrümün sonuna dek terbiyemi muhafaza edeceğime dair yeminim var diyorsanız gitmeyin buna.. Lan valla çok kötüydü be, Şafak Sezer'e olan az biraz sempatimi de sildi süpürdü. Bundan sonra Avatar 2'de başrol oynasan bile yüzüne bakmam Şafak, çok kırıldım :P
Hayır, bunun birincisi komikti, sinemada gülmüştük gayet de, iyi hatırlıyorum. Böyle şeytanlı meytanlı, hoş; seyirlik bir korku filmiydi. Onun yüzü suyu hürmetine gittim zaten, ne bileyim bu denli Allah'ım kör et beni! derdirtici bir film olduğunu!
Bakın paranıza neyin yazık! Film çıkışı yapımda ve yayında emeği geçen herkese sövüp saydırmak istemiyor, ömrümün sonuna dek terbiyemi muhafaza edeceğime dair yeminim var diyorsanız gitmeyin buna.. Lan valla çok kötüydü be, Şafak Sezer'e olan az biraz sempatimi de sildi süpürdü. Bundan sonra Avatar 2'de başrol oynasan bile yüzüne bakmam Şafak, çok kırıldım :P
Kategoriler:
kutsal damacana,
Kültür sanat,
Sinema,
şafak sezer
Salı, Ocak 19, 2010
Ne oldu, ne bitti? v.2
- Bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması'nda ülkemiz, biriciğimiz, canımız ciğerimiz Türkiyemiz'i temsil etme görevi TRT tarafından MaNga'ya verildi bir kaç gün evvel. Bizlere de önümüzdeki 6 ay boyunca şarkı Türkçe mi olmalı yoksa İngilizce mi?, nasıl bir sahne sovu sergilenmeli?, şarkıya oryantal unsurlar eklenmeli mi? gibisinden çok ama çok önemli soru cümlelerine cevap aramak kaldı. Artık şu yarışmaya katılmasak ne güzel olacak halbuki, cidden sıkıldım yahu.
- Geçenlerde Cnbce'de The Jay Leno Show'u izlerken bizim insan yüzlü kuzu olayının taa Amerikalarda bile ses getirdiğine şahit oldum. Showun sunucu Jay Leno, Türkiye'de insan yüzlü kuzu doğmuş sevgili izleyenler ne garip değil mi? içerikli bir takım espriler yumurtladı programda. Bence bu doğaüstü olayı da şurdaki yazıya ekleyebiliriz, Türkiye'nin adı geçti ne de olsa. Ha bir de şunu da ekleyebiliriz diye düşünüyorum. Evet Jimmy, Mustafa bizim Madonnamız, ne oldu gücüne mi gitti? :P (Şaka maka Amerikalılar'ı cidden takdir ettim. En azından mevzubahis Türkiye olunca Turkey (hindi) üzerinden espri yapmayı bırakmışlar gibi görünüyor. Aferin, hep böyle göreyim, devam.)
- 12 Ocak'ta Haiti'de meydana gelen depremde ne yazık ki binlerce insan hayatını kaybetti. Dile kolay, yetkililer 500 binden fazla insanın hayatını kaybettiğini söylüyor. Ben ve benim gibi beyni normal çalışan insanlara göre bu kaybın nedeni ülkedeki fakirlik ve dolayısıyla mevcut olan çarpık yapılaşmayken, bir takım insan demeye dilimin varmadığı hücre ziyanlarına göre, Tanrı'nın şeytanla anlaşma yapan Haitililer'e gönderdiği bir ceza imiş. Şu Amerikalı Evangelistlerle, bizim dinci yobazlar topyekün uzayın derinliklerine doğru yol alsalar da; bir daha yok efendim 7.4 yetmedi mi?, yok şeytanla anlaşma yaparsanız tanrı depremle cezalandırır gibisinden ağız ishallerine maruz kalmasak ne güzel olur. Zira çok pis kokmaya başladı buralar, acilen temiz ve taze havaya ihtiyacımız var insanlık olarak...
Kategoriler:
deprem,
eurovision,
Güncel,
haiti,
jay leno,
jimmy kimmel,
manga,
Müzik,
the jay leno show,
Türkiye
Cuma, Ocak 01, 2010
'' Ben kırmızı dona inanmıyorum! ''
Ön perçemlerimi arkaya doğru şuh bir şekilde ataraktan, ayh şekerim, vallahi ben de! diyesim geldi başlıktaki cümleyi duyduğumda! Nasıl da ellerim titriyor yazarken, tanrım o nasıl bir içsel, gizli kalmış duyguların gizlice ve derinden dışa vurumuydu, o nasıl ders verici bir beyanattı! O nasıl.. O nasıll.... Öhöm; neyse.Malumunuz, her yeni yıl dönemlerinde milletimizde bir kırmızı don çılgınlığı yaşanır. Nasıl bir fantazi dünyamız varsa ülkecek; hepimiz iç giyim dükkanlarındaki kırmızı donlara hücum ederiz. İşte bu hücum etme seansları sırasında iki kadının aralarında, konu hakkındaki sohbetlerine tanık oldum, ufkum genişledi, felsefi açıdan artık bambaşka biriyim:
Ablalardan biri yanındaki kendinden yaşça büyük olduğunu zannettiğim diğer ablayı kırmızı don alması konusunda ikna etmeye çalışır. Kız sen de alsana kırmızı külot, (elinde toplamak suretiyle büzerek yumak haline getirdiği donları göstererek) bak ben bir sürü aldım der heyecanla.
Diğer abla teklifi başını iki yana sallayarak reddeder ve gayet ciddi bir ses tonuyla ekler: Hayır, ben kırmızı dona inanmıyorum.
Artık ablanın kırmızı don giydiği anlar içerisinde başından ne gibi bir olay geçmişse, adeta yeni yılın simgesi haline gelmiş bu iç çamaşırına olan inancı yanmış, bitmiş, kül olmuş.
Bakın, yılların ablası bile (!?) bu kırmızı donlarda bir keramet olmadığını anlamış, olayı çözmüş, yalamış, yutmuş. Neden hala kırmızı kırmızı diye ısrar edilir yılbaşı gelip çattığında anlamak güç. Halbuki giy beyaz pamuklu donunu otur aşağı, tıkın portakalını, mandalinanı değil mi ama? :P
Şey: Geçen sene de bu kırmızı don hakkında bir yazı yazmış idim, ahan da o da burda.
Perşembe, Aralık 31, 2009
2010... O kadar oldu mu yahu?!
Bugün acısıyla, tatlısıyla, tuzlusuyla, çeşitli atraksiyonlarını geride bırakmaya hazırlandığımız 2009'un son günü... 24 saat sonra yepyeni bir yıla merhaba demeye hazırlanırken, her sene temenni edilen bu yıl sevgi ve barış yılı olsun dileklerinin, 2010'da da gerçekleşmeyeceğini üzülerek belirtmek isterim. Senelerdir aynı şeyleri diliyoruz insanoğlu olarak, bir halt olduğu yok. Ölen ölene; öldüren öldürene..Ben şahsen savaş, kan ve gözyaşı dolu bir 2010 diliyorum insanlık adına. Belki bazı şeyleri tersten yapmak gerekir, bir de böyle deneyelim. :P
Mutlu seneler... Hatta vi viş yu e meri kırismıs end hepi niuv yıir; evet!
Şey: t.u.b.a kulunuz yeni yılı hangi eğlence mekanlarında, ne şekilde karşılayacak, bu yazıyı okuyup da hani ne bileyim merak eden olursa geçen seneki yılbaşı hazırlıklarımı karaladığım yazımı okuyabilirler. Planlarımda hiç bir değişiklik yok, aynen geçen seneki gibi mandalinaya hücum! :P
Çarşamba, Aralık 30, 2009
Adamlar yapmış abi
Bir kere nerden geliyordu bu Avatar'a olan anlamlandırılamaz ilgim? Anlamlandırılamaz diyorum, çünkü gerçekten bu tarz konusu uzaylılardan müteakip bilim kurgu filmler zerre ilgimi çekmez, çekenlere de uzaylı gözüyle bakarım. Uzaylı kardeşlerimize karşı büyük bir ilgim var ama filmlerine kıl oluyorum. Çünkü genelde Amerikalı yapımcılar tarafından dünyamızı istila eden koca kafalı pis kaka yaratıklar olarak film edildikleri için (E.T hariç, o bir istisnaydı.. Bizim Badi'ye hiç değinmiyorum, hiç çekilmemiş, biz de hiç izlememişiz gibi davranmak istiyorum!) bana beyaz perdede pek çekici gelmiyorlar. Peki niye Avatar'a gitmek için yanıp tutuşuyordum. Cevap çok basit: Bende mavi renge karşı akılalmaz bir sevgi, bir sempati var. Kıyafet mi alıyorum, rengi mutlaka mavi olur. Makyaj mı yapacağım, mavi farım nerede benim?! Küpe, incik, boncuk almam lazım, pardon mavi renkte neleriniz var acaba? :P Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere filmde konu edilen uzaylı arkadaşlar mavi mavi masmavi, gözleri boncuk mavi olmasa da boncuk yeşil. Bir mavi ve tonları delisi olarak gel de izleme şimdi! :P
Uyarı: Yazımın burdan sonrası film hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir. Henüz filmi izlememişler için heyecan öldürücü, adrenalin söktürücü etkiye sahiptir. Hatta komple filmi anlatıyorum kardeşim, okuma; geç burayı.. Ya da oku ya, ne yaparsan yap banane! :P
Şimdi dedim ya, bu Pandora'nın yerli halkı Na'vi'ler komple, böyle baştan aşağı mavi yaratıklar olmakla beraber, burun ve kulak yönünden Eywa'nın pek özenerek yarattığını söyleyemeyeceğimiz uzaylı şirincikler olmaktadırlar.. Bunlar böyle gezegenleri Pandora'da güle oynaya, efenime söyleyeyim, İkran'larıyla ordan oraya uçuşa uçuşa barış içinde yaşayan bir halktırlar. Lakin böğrüne böğrüne tekme atılası Amerikalılara, dünyanın bir tarafına şey etmek yetmemiş olacak; heleley heleley haydi petrol uğruna sıçıp sıvadığımız dünyadan sonra şimdi de Unobtanium zımbırtısı için Pandora'nın içine edelim heleley! fikri çerçevesinde Pandora'ya çıkarma yaparlar. Elde etmeyi planladıkları maden de Na'vi'lerin köyünün altında bulunmaktadır. Ya adam gibi köyü boşaltacaklar ya da Amerikalılar köyü yerle bir ederek istediklerine ulaşacaklardır. Arabulucu olarak içlerinden Jake Sully adında bacakları kötürüm olan bir askeri Na'vi'lerin arasına salıverirler. Lakin Pandora'nın havasını soluyan herhangi bir insan evladı anında nalları diktiği için ortamla uyumlu Avatar vücutları üretirler bu kafa atılası, saçlarına sakız yapıştırılası Amerikalılar.. Jake'e de böyle solaryumsu bir kabine girip beyin gücüyle Avatar vücuduna hükmetmek kalır. Başlarda Jake, Na'vi'lerden biri gibi görünüp üstlerine bilgi sızdırmaktadır fakat zamanla O'na Pandora'da hayatta kalmak adına bildiği herşeyi öğreten, Na'vi halkına kabul edilmesini sağlayan prenses Neytiri'ye aşık olacak, ve kendi ırkına, yani insanlara ve onların vahşiğine karşı mağdur ve mağrur yerlilerle beraber savaşacaktır. Ne hikaye be!
Görsel açıdan vay be adamlar yapmış! lafına cuk oturan Avatar'da en fazla dikkatimi çeken sahnelere gelmek istiyorum şimdi de:
- Jake'in aslında bir Amerikalı olduğunun anlaşıldığı sahnede Neytiri'den vetoyu yemesinin ardından hırs yapıp Toruk'u kaptığı gibi kabilenin tepesinde bitiverdiği an (evet, filmi izlemeyenler için çok anlamsız kelime toplulukları bunlar, üzgünüm!) Neytiri ablanın eskiden korkuyordum ama artık korkmuyorum gibisinden bir şeyler zırvalayıp Jake'i tekrar zevceliğe kabul etmesi yuh dedirtti bana! Gül gibi İkran'ı varken yüzüne bile bakmadığın Jake iyi ki Toruk'a terfi edip Toruk Macto oldu! Sendeki de ne sıfır kilometre sevdasıymış ablacım; ayağını yerden kessin yeter, gözün doysun!
- Eywa'nın Jake'in duasını kabul ettiği, Neytiri'nin Eywa seni duydu Jake! diye bağırdığı ve ormandaki bütün vahşi hayvanların Amerikan ordusuna karşı saldırıya geçtiği sahnede gözlerim doldu lan, manyak mıyım neyim?!
- Pandora diye bir yer varsa gerçekten, beni Pandora'nın yağmurlarında yıkasınlar; vasiyetimdir! :P (Ama münkünse o köpeğimsi siyah canavarın olmadığı bir Pandora rica ediyorum, korktum ben ondan! :P)
- Paganlık güzel şey aslında.. Doğayı, ait olduğu yeri, evini özlüyor insan... Na'vi olacam, tutmayın beni! :)
- O değil de, madem sinemadan bahsettik; Recep İvedik 3 gösterime giriyormuş. Yazıma böylesine üzücü bir haberle son vermek istemezdim, hepimizin başı sağolsun. Türk sinema seyircisini nasıl bilirdiniz? :P
Kategoriler:
avatar,
film,
Güncel,
jake sully,
Kültür sanat,
neytiri,
pandora,
Sinema,
çık aradan recep
Pazartesi, Aralık 21, 2009
Ya ya ye koko cambo ya ya ye
Yaaa işte bu şarkı sayın ve değerli okuyan, eden... Bir zamanlar deli gibi dinlediğimiz, dansettiğimiz mahnı... Coco Jambo ya da Türkiye'de bilinen adıyla ya ya ye koko cambo ya ya ye (Biraz uzun bir isim bulmuşuz ama neyse!).Şu karaların karası pazartesi öğleden sonrası, nostalji yapasım geldi. Hatırlamak isteyenler için geliyor efem: Mr President söylüyor: Coco Jambo. İyi dinlemeler...
Şey: Geçmiş zaman kategorisine tıklayarak geçmiş zamanda geçmişe dair karaladıklarıma ulaşabilirsiniz.
Kategoriler:
Geçmiş zaman,
mr president,
Müzik
Perşembe, Aralık 10, 2009
Deliyim ama zararsızım, ısırmam
Tamam, blog yazarları olarak hepimizin anormal olduğu bilim adamları tarafından bir süre önce açıklanmıştı zaten. Ben kişisel olarak bu normal olmama durumunu en başından beri kabullendim zira blog yazıp yazmamakla alakası yok, bendeki doğuştan bir anormallik! Daha doğrusu garip; kimine manyakça, kimineyse psikopatça gelebilecek huylara sahibim ben. Misal:Sizler de yazın kumsalda güneşlenirken istakoz gibi kızardığınızda holeley bir kaç gün sonra derim soyulmaya başlayacak, ben de büyük bir zevkle soyma işlemini gerçekleştireceğim! deyip psikopatça sevinenlerden misiniz? Evet deyin bak psikolojikman çöktüm şu anda! :P
Patlangaç dediğimiz; (bilmiyorum, siz de öyle mi diyorsunuz ama!) televizyon gibi, yeni alınan elektronik eşyaların kutularının içinden çıkan minik minik baloncuklarla kaplı plastik muşambalar olur hani. Onları patlatmak var ya, işte ben onun hastasıyım arkadaş! Ama öyle böyle değil, manyaklık sözü yanında az kalır! O muşambalardan bir yerlerde, birilerinin elinde gördüğüm zaman verin onu banaaağğğğ!! diye höykürürüm resmen! Sonra büyük bir mutlulukla teker teker patlatırım hepsini.
Yahu yalnız değilim değil mi ben?! Siz de yapıyorsunuz bunlara benzer delilikler, hadi hadi saklamayın! :P
Kategoriler:
aşılarım tam,
dur kaçma valla ısırmıyorum,
Kişisel
Pazartesi, Aralık 07, 2009
Ayşegül nerdesin, ses ver!
Çocukluğumun vazgeçilmez okuma kitapları serisi Ayşegül'ün başkahramanı Ayşegül çocuğun şimdi serpilmiş, büyümüş, tabiri caizse kazık kadar kız olmuş olması lazım. Zamanında okula, tatile, kıra, bayıra, ormana; kısacası bücür boyuna bakmadan onca yere koşuşturan sosyal Ayşegül'ün, şu günlerde nerelere gittiğini, kimlerle takıldığını merak etmekteyim. Neticede bir vakitler kendisinin maceralarını neşeyle okumuş, yeri gelmiş kendisini örnek almış biri olarak bunun en büyük hakkım olduğunu düşünüyorum. Tahminimce bizim Ayşe, günümüzün şartlarına çarçabuk adapte olmuş ve çoktaaan ortamlara akmıştır. Sabi iken çıkardığı kitapları bugün çıkarsaydı isimleri kesin Ayşegül Barda, Ayşegül Caddede, Ayşegül Tiki oluyor, Ayşegül Abercrombie ve UGG türü, türevleri olurdu. O potansiyel vardı çünkü kendisinde. Biz üzerimize giyecek doğru düzgün kıyafet bulamazken O kitaplarında binbir türlü çiçekli böcekli, albenili elbiselerle çıkardı karşımıza. Bu duruma da ayrıca uyuz olur, deli gibi kıskanırdım ya kendisini neyse, geleyim sadede:Ayşegül nerelerdeysen, hangi ormanda, bağ, bahçedeysen çık ortaya. Susam Sokağı çocukluğumun ne kadar aydınlık ve her daim hatırlamaktan mutluluk duyduğum kısmıysa, sen de bir o kadar karanlık kısmını oluşturuyorsun. Eğitici, öğretici konulardan ziyade, küçük bir kızın dağ, orman, deniz demeden fingirdemelerini anlatan kitaplarını kınıyor (en azından o yaşlarımda bende öyle bir intiba bırakıyordu hikayeleri) , sana 10 üzerinden 1.98 veriyorum. O da cicili bicili elbiselerinin hatrına...
Kategoriler:
ayşegül,
Geçmiş zaman,
Kişisel,
saçmalıyorum mütemadiyen
Bu blogda okuduğunuz ya da okumakta olduğunuz bütün yazılar, aksi belirtilmemişse blog sahibesi tarafından yazılmıştır. O yüzden hepsi olmasa da bazı hakları saklıdır. İçeriği kopyala - yapıştır yöntemiyle başka bloglara, sitelere koyarak ''bak bunu ben yazdım, negzel diğğ mi?!'' şeklinde hastalıklı ve şizofren bir tavır takınmanıza gerek yoktur. Adam gibi kaynak belirtmek şartıyla blogdan alıntı yapabilirsiniz zira, birbirimizi kırmayalım.






