Cuma, Şubat 27, 2009

Yapma çocuk, yapma; yüreğimi kanatma

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 27.2.09 8 Yorum var, evet.
'' Duydun mu Mustafa abi / Hatice abla? Güneydoğu'da yine olaylar çıkmış. Çocukları sürmüşler yine panzerlerin, güvenlik güçlerinin önüne. Hele bir çocuk, içlerinden biri; öylesine öfke ve nefret doluymuş ki eline ne geçirirse fırlatmış polislere. Bunların hepsi pkklı, hepsi terörist! Kökleri kuruyasıcalar! ''

Ah be çocuk, ah... Bilmezler onlar...

Bilmezler henüz kendi kararlarını veremeyecek, iyiyle kötüyü ayırt edemeyecek bir çocuk kalbine sahip olduğunu. Bilmezler aslında istemediğini yapmaya zorlandığını. Bilmezler birilerinin Türkler bizim düşmanımız fikriyle, salt oyunla meşgul olması gereken o minicik beynini yıkadığını. Bilmezler suçlunun aslında sen olmadığını, suçun aslında sende olmadığını.. Bilmezler benim neler bildiğimi... Bilemezler...

Ah çocuk, atma o taşı!

Bilir misin ki attığın her taş polis amcalara değil, benim yüreğime isabet ediyor. Delip geçiyor üstelik Türklüğüme, Kürtlüğüme bakmadan. Her biri biraz daha kanatıyor yüreğimin kabuk tutmuş yaralarını.. Her biri, bir öncekinden daha fazla acı veriyor; bilir misin? Bilemezsin ki...

Ah be kara kaşlı, kara gözlü çocuk, n'olur atma o taşı; atma! Yüreğimi daha fazla kanatma...

Perşembe, Şubat 26, 2009

Yazıklar olsun sana Akademi!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 26.2.09 14 Yorum var, evet.
Geçtiğimiz günlerde 81.'si düzenlenen Oscar Ödülleri'ne Slumdog Millionaire (Kenar Mahalle Milyoneri) adlı film, 8 dalda Oscar alarak tam anlamıyla damgasını vurdu. Bu 8 Oscar arasında En İyi Yönetmen ve En İyi Film ödülleri de bulunuyor.

Filmi izlemedim zira henüz Türkiye'de gösterime girmedi ancak nasıl bir film olduğunu gerçekten merak ettim. Her zamanki gibi internetten geniş çaplı bir araştırmaya giriştim ve şu nacizane bilgilere ulaştım cancağızlarım:

Yönetmenliğini İngiliz Danny Boyle'un üstlendiği Slumdog Millonaire, Hintli fakir bir oğlanın Türkiye'de bilinen adıyla Kim 500 Milyar İster yarışmasına katılıp zengin olması ve bu minval üzerinden gelişen olayları işleyen bir seyirlik olmakta. (Daha fazla bilgi için; sen bizim herşeyimizsin Vikipedi)
Filmin konusu Hindistan'da geçiyor ve oyuncular Hintli diye Hindistan yapımı olduğu zannedilmesin zira yönetmeni başta olmak üzere yapımcıları toptan Ada menşei. Yanlış anlaşılmasın ama bunu da ilk öğrendiğimde bende filmi İngilizler'in senelerce Hindistan'ı sömürüp, dillerini kısmen de olsa İngilizce yapıp çekip gittikten sonra du bi de kültüründen, varoşlarından nasiplenelim, oryantalizm çok ilgi çekiyor batıda düşüncesiyle çektikleri ilk intibasını bıraktı. Sadece ben değil, okuduğum bir kaç haber neticesinde anladım ki bazı Hintli eleştirmenler de aynı şeyi düşünüyorlarmış. İlginç.

Filmi izlemediğim için aldığı Oscarlar'ı hakedip etmediği üzerine kişisel de olsa yorumda bulunmam pek akıllıca olmaz takdir edersiniz ki. Ancak internette (özellikle Ekşi Sözlük'te) yapılan yorumları okuyunca klasik Türk filmi kıvamında ilerleyen bir konusu olduğu sonucunu çıkardım. Zaten Hint ve Hindistan konulu hemen hemen her yapım, doğu esintileri içerdiği için şaşırtıcı bir olay değil bu.
Ayrıca ben, bir çoklarımız gibi çocukluğunda Türk televizyonlarında yayımlanan çeşitli Hint yapımı pembe dizilere, filmlere maruz kalmış bir insan olduğum için; Hint filmlerinin kurgularına, danslarına, rengarenk elbiselere yabancı değilim; bir göz aşinalığı mevcut. Bir çok yönden eski Türk filmlerini andırıyorlar, evet.

Hal böyle iken, Türk sinemasının suçu neydi de en azından bir Yabancı Film dalında aday dahi olamadı bu güne kadar diye sormak istiyor insan. Gözyaşıysa gözyaşı, dramsa dram, fakirlikse diz boyu, çaresizlikse al anam babam, istediğin çaresizlik olsun. Mutluluk, senkronize şekilde edilen danslar, müzik, cümbüş desen o da gırla yok muydu eski filmlerimizde? Tek sorun, hiç birinin Germen kökenli bir yönetmen tarafından yönetilmemiş olmasıymış demek ki!

Eh Akademi! Madem bu kadar Oscar manyağı yapacaktın varoşları konu alan dramatik bir filmi, senelerce neden görmezden geldin gül gibi Yeşilçamımız'ı ha? Ağlıyorum mütemadiyen, günah lan!

Ama hiç bir şey için geç kalmış değiliz! Türk sinemasının önde gelen yönetmenlerine bir çift lafım, daha doğrusu önerim var:
Hazır Akademi bu denli kenar mahalle konseptli filmlere tav olmaya hazırken, Canım Kardeşim'in güncel versiyonunu çekip dayayın En İyi Yabancı Film Oscar'ı aday adaylığına! Murat karakterini Kıvanç Tatlıtuğ, Halit karakterini Cemal Hünal, Kahraman'ı da Dabi Dabi reklamlarındaki üstün performansıyla kalplerimizde taht kuran yavrucak oynasın!
Yabancı film Oscarını takdim eden aktörün / aktristin ''en di oaskır goıs tuu ... '' derken sesi titremezse, Brad Pitt Angelina Jolie'nin omzunda salya sümük olmazsa, Kodak Theatre'da gözyaşları sel olup akmazsa ben de bu işi bilmiyorum arkadaş!

Tariflerin ustasıyım, gözlerinin hastasıyım

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 26.2.09 4 Yorum var, evet.
Her ne kadar kişisel bir blog yazıyor olsam da, yemek blogları gibi belirli bir konsepti olan blogları da okumayı seviyorum.

Yemek blogu okuyor olmam, deli yemek yapabildiğim anlamına gelmiyor maalesef ama hiç bir şey bilmiyor da değilim. İçinde ocak, yağ, kuru bakliyat, çeşitli yemek malzemeleri bulunan bir kilerde kapalı kalsam (fanteziye gel!) karnımı doyuracak iki kap yemek pişirebilirim.

En iyi becerebildiğim yemek (yemek denirse tabii!) menemendir. Süper yaparım, iddia ediyorum. Bir de menemenin yakın akrabası sahanda yumurtam enfestir. Bak makarnaya hiç değinmiyorum farkındaysan; makarna konusunda bir başka dehşetengizim zira! Bir de makarnayı her seferinde soğuk suya atıp haşlanmaya bırakmaktan vazgeçsem... Neyse; lapa niyetine hüpletiyoruz; ziyan olmuyor!

Bir iki hamur işi denemem de oldu geçmişte. Binbir özen ve heyecanla hazırladığım ay çöreklerinin içine şeker yerine yanlışlıkla tuz kattığım için aile bireyleri tarafından topa tutuldum. Bir müddet mutfak sınırlarından içeri girmem engellendi. Hadi onu geçtim; üzümlü fındıklı kurabiye hamurunun içine üzüm ve fındık konulması gerektiğini nerden bileyim ben? Yaptığım bütün hatalar beceriksizliğimden değil, acemiliğimden kaynaklanıyordu. Ama gel de bunu millete anlat!

Yalnızca poğaçalar konusunda takdir toplayabiliyorum. Yani bu güne kadar benim poğaçalarımdan yiyip de hayatta kalmayı başaran hatrı sayılır bir kitle var; demek ki bu konuda başarılı sayılırım. Dur madem, Domatesli Kaşarlı Poğaçamın tarifini vereyim, belki canına susayıp yapmak isteyen birileri çıkar:


Malzemeler şu şekilde:

1 su bardağı yoğurt
2 adet yumurta
1 paket kabartma tozu
Yarım tatlı kaşığı toz şeker
3 çay kaşığı tuz
Yarım su bardağı ayçiçek ya da zeytin yağı
Aldığı kadar un

İç malzemeleri:

1 adet orta büyüklükte domates
100 - 150 gram kadar kaşar peyniri (Kaşar peyniri yerine beyaz peynir de kullanabilirsiniz)
1 çay kaşığı kırmızı pul biber
1 çay kaşığı karabiber
1 çay kaşığı kekik (Bu tuz hariç baharat ölçmekte kullandığım 1 çay kaşığı ölçüsü tepeleme olmayacak ona göre, yandım allaaaah olursunuz sonra!)

Evet sevgili ev hanımları; dilerseniz şimdi hamurumuzu hazırlamakla işe başlayalım:

Büyükçe bir kaba, yoğurdu, iki yumurtayı (birinin sarısını poğaçaların üzerlerine sürmek için saklıyoruz, unutmayalım), kabartma tozunu, tuzu, toz şekeri ve sıvı yağı boca ederek karım karım karıştıralım. Karışım krema kıvamına geldiğinde bir miktar unu (yakşalık 2 su bardağı kadar) yavaşça üzerine bırakarak tekrar karıştıralım, hatta yoğurmaya başlayalım. Hafiften yumuşak bir hamur elde etmekte olduğumuzu göreceğiz, ne kadar da ilginç değil mi? Hamur kulak memesi kıvamına gelinceye kadar göz kararı un ekleyip yoğurmaya devam edelim. Baktık gördük ki hamur artık elimize yapışmıyor ve bütün malzemeler bir bütün oluşturmuş; hamur yapımında başarıya ulaşmışız demektir. Tebrikler!
Hamurumuzu temiz bir kaba alıp dinlenmeye bırakalım. Haydi şimdi de poğaçalarımızın içini hazırlayalım hanımlar:

Orta boy domatesimizin kabuğunu bir güzel soyup yuvarlak biçiminde ince ince dilimleyelim. Sonra bu ince dilimleri de küçük küpler şeklinde keselim. Dalyan gibi domates minik minik küpler halini aldı, ilk aşamayı başarıyla tamamladık.
Kaşarımıza da domatesimize uyguladığımız işlemin aynısını uygulayalım. Akabinde kaşar küplerini ve domates küplerini bir tabağın içine almak suretiyle tek vücut olmalarını sağlayalım. Üzerlerine kırmızı pul biber, karabiber ve kekiğimizi serptikten sonra karıştırarak, iç harcımızı hazırlamanın huzuruyla poğaçalarımızı meydana getirmeye başlayabiliriz artık!

Büyükçe bir tepsiyi sıvı yağla yağlayalım. Yeterince dinlendirdiğimiz hamurumuzdan, cevizden biraz daha büyük parçalar koparalım. Kopardığımız bu parçayı avuç içimiz ya da düz bir tabak yardımıyla genişletmek suretiyle açalım. Orta kısmına az evvel hazırladığımız iç harcımızdan bir miktar koyarak hamurumuzu kenarlarından birleştirip klasik poğaça stilinde kapatalım. Arzu ederseniz yuvarlak şekilde de kapatabilirsiniz.
Yağladığımız tepsimize dizdiğimiz poğaçalarımızın üzerlerine, hamurumuzu hazırlarken bir kenara ayırdığımız yumurta sarısından sürelim. Üzerine isteğe göre çörek otu ya da içinin malzemesine uygun olarak kekik ya da pul biber serpelim. En son olarak daha önceden 160 - 170 derecede ısıtılmış fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişirelim.

Afiyet, bal şeker olsun!

Eh, ben de yavaştan ev hanımı olmaya doğru ilerliyorum galiba. Bana bundan böyle kısaca t.u.b.a S. Beder diyebilirsiniz, gocunmam.
Tariflerim devam edecek. Bir sonraki tarifte Portakallı Ördek yapımını anlatacağım. Ama önce bir yerlerden ördek bulmam lazım, portakal kolay nasıl olsa!

Şey: Yukarıdaki malzemelerden 20 -25 adet poğaça çıkabiliyor. Oha ohaa! İnsan yiyecek bunları, ayı sürüsü değil! derseniz malzemeleri yarı yarıya azaltabilirsiniz.

Şey 2: Poğaçalarımdan yiyip ölürseniz mesuliyet kabul etmiyorum. Kötürüm kalırsanız da boşuna dava açmayın, mahkemeye gelmem.

Çarşamba, Şubat 25, 2009

Şatodaki Lanet: Davetsiz Misafir (Bölüm 2)

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 25.2.09 5 Yorum var, evet.
(Bu ne len? demeden önce şunu bir oku hele)

Bünyamin ve Esteban, korkudan birbirlerine sıkı sıkı sarılıp adeta siyam ikizleriymişcesine bir bütün oluşturarak mutfak kapısının dışına doğru hamle yaptılar. İstersen daha fazla yakınlaşmayalım yeğenim dedi Bünyamin bir anlık korkuyla kollarını boynuna dolayan Esteban'a ithafen. Marcinal ilişkilerin adamı değilim ben! Elin kolun oynamasın!
İlk şoku atlatıp kendilerine gelen Esteban ve Bünyamin'in, binbir tehlikeyle dolu koridorları aşıp, kaskatı kesilmelerini sağlayan o ürkütücü çığlığın duyulduğu yöne doğru ilerlemeleri gerekiyordu.

Zira İngiltere'nin ihtişamıyla görenlerin dudaklarını uçuklatan Göttenborough Şatosu, karanlığın bekçiliğini omuzlarında taşıyan gece ruhları tarafından abluka altına alınmıştı. Şatonun dört bir tarafında in ve cin toplulukları kolbastı oynuyordu. Herşeyden önemlisi, Bayan Göttenborough'nun nazik bünyesi tüm bu olanları kaldıramamış ve çok değerli sahibeleri nalları dikmiş olabilirdi Allah gecinden versin!

Ay ışığının aydınlattığı dar ve rutubet kokan koridorlarda şehadet getirir bir halde yürümeye çalışan Bünyamin ve Esteban, birden Bünyamin'in attığı adım sonrası kulaklarda patlayan viyuaaeeeww! haykırışıyla neye uğradıklarını şaşırdılar! Allah cezanı hoplatsın! dedi Esteban. Yine Mahmut'u ezdin değil mi dikkatsiz?! Mahmut, Bayan Göttenborough'un canı gibi sevdiği, şatoda gözüne takılan canlı - cansız her türlü cismi midesine indirmeyi hobi edinmiş dokuz kiloluk obez kedisinin adıydı. Bünyamin kaşları çatık bir vaziyette Esteban'a dönerek, lan adamı hasta etme, doğru konuş! dedi. Karanlıkta önümüzü bile zor görüyoruz di mi? Allah Allaaah!

Bitmek tükenmek bilmez kasvetle örülü koridorların sonuna geldiklerinde, üst kattan merdivenler aracılığıyla aşağıya süzülen ilahi melodiye dikkat kesildiler. Merdivenlerden yukarı doğru çıktıkça melodi daha da netleşiyor, Bünyamin ve Esteban'ın içini tarif edilemez bir huzur kaplıyordu. Uzun uğraşlardan sonra üst kata çıkmayı başardıklarında, şatoda yankılanan şarkıyı tam anlamıyla duyabilmişlerdi nihayet. Tanrım, bu ne denli kutsal bir melodiler bütünüydü böyle! Karşıdaki odadan, şarkıya el kol hareketleriyle eşlik eden birinin yaklaşmakta olduğunu sezinlediler. Evet, Ragga Oktay'dı bu. Şatodaki bilinmezlikle örülü havayı görüp geldim arkadaşlar. Belki bu şarkım sayesinde hortlak milleti insafa gelir de kimselere musallat olmadan dostça, kardeşçe yaşamayı öğrenirler! dedi umut dolu bir ses tonuyla.
Bünyamin ve Esteban ne diyo la bu? dercesine birbirlerine baktılar. Görünen o ki Ragga, olan bitenden tam anlamıyla haberdar değildi...
Sevgili Raga Oktay, hiç bir şey göründüğü gibi değil. Keşke; keşke derin manalar ihtiva eden bu ''hepimiz kardeşiz'' formatlı şarkın bize yardımcı olabilse.. Ama inan daha fazlasına ihtiyacımız var... Ayrıca kusura bakma ama senin bu romandaki yerin çok alakasız olmuş!
At - kelebek ilişkisi, anlarsın ya?! dedi Bünyamin. Esteban O'nu onaylarcasına kafasını salladı. Ragga ne yapayım? Bana çatacağınıza romanın beceriksiz yazarına anlatın derdinizi! dedi. Ben şarkımı söylerim, gerisine karışmam! Bu arada az önce sizin Bayan Göttenborough'u gördüm, beti benzi atmıştı. Bir yandan huşu içinde bale yapıyor, diğer yandan durmaksızın ''ben dönyanın en gözel garısıyam!'' diye sayıklıyordu. Şu saatten sonra ancak Bedlam paklar biricik hanımefendinizi!
Neyse, haydin ben kaçtım, *Derdime derman işte çokolat kız, biz hepten çokolat manyağıyız!*


Ragga Oktay karanlıkta bir kuğu edasıyla gözden kaybolurken, şato baştan aşağı bu kez şu manası özünde saklı cingılla inledi:

''Halil Pazarlama, Halil pazarlama, Halil Pazarlama; kapınızdaaa!''

Bunun üzerine Esteban Bünyamin'e dönerek, Buniyamin, farkında mısın roman iyice bombok bir hal aldı. Çok merak ediyorum t.u.b.a bundan sonrasını nasıl toparlayacak? dedi.

Bünyamin, şimdi bunları düşünecek zaman değil Esto, önce Bayan Göttenborough'u bulmalıyız. Haydi, daha fazla vakit kaybetmeyelim dedi ve şakıdı: Can you feel the rhythm in my heart? The beats going düm tek tek! Always out it like there's no limit, feels like there's no way back!

(Devam edecek...)

Salı, Şubat 24, 2009

Awesome'ını yiyeyim, sana bir şey olmasın!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 24.2.09 8 Yorum var, evet.
Şu Amerikan milleti de bir tuhaf kardeşim! İçlerinden biriyle sanal ortamda iki dakika sohbet edeyim dedim, burnumdan geldi!

Bir sene kadar evvel, mp3 - program türü dosya indirmeye yarayan bir paylaşım programından ecnebice bir şarkı indiriyordum. Kullandığım indirme programında mp3'ü paylaşıma açan kişiyle karşılıklı sohbet edebilmek gibi bir olanak olduğundan, hem şarkı için teşekkürlerimi iletmek, hem de iki lafın belini kırmak amacıyla dosyasını sömürdüğüm kullanıcı kişisine ''hi :))'' gibisinden masumane bir ileti gönderdim, hay göndermez olaydım!

Başladık bununla hafiften chatleşmeye. Amerikalıymış, bana nereli olduğumu sordu; Turkey dedim. Awesome!! :))))) (harika, süper gibi bir manası var İngilizce'de) şeklinde karşılık verdi. Vaay demek Türkiye hakkında bilgisi var bak awesome mawesome (!?) diyor diye geçirdim içimden. Genelde ne tür müzikler, hangi şarkıcıları dinlersin sorusu üzerinden muhabbete giriştik. Lakin ters giden bir şeyler vardı. Ben hangi şarkıcıdan bahsetsem aldığım tepki wow awesome!!! :)'dan öteye geçmiyordu. Bir müddet sonra diyaloglar aynen şuna yakın bir hal aldı:

- I like this singer and his songs filan falan
- Awesome!!!! :)))
- What do you think about Hede Hödö?
- Hede Hödö? She's awesome!!!!! :))))
- :)
- Do u like bilmemne's music?
- Yes :)
- Really awesome! :)
- Sana da awesomeına da başlayacam şimdi haa! Ne lan bu awesome awesome!!! :D
- Hahaha awesome! :D:D
- Awe sensin, some da sana girsin e mi?! (Chat mahali terkedilir)

O günden sonra ve internette yaptığım kısa bir araştırma sonucunda anladım ki Amerikan milleti alakalı alakasız her şeye awesome demek üzerine ihtisas yapmış, eğitim almış! AnanasAldırdım desen, whooaa awesome! :D diyecekler; bu kadar pişkinlik olmaz!

Awesome kelimesi dışında, Amerikan tiki dili ve edebiyatında büyük önem arz eden I was like kalıbı var bir de. Bizdeki falan olmakla hemen hemen aynı anlama denk düşüyor. Cem Yılmaz geçenlerde konuk olduğu Var mısın Yok musun'da bu konuyu üstünkörü de olsa irdelemişti. Tiki her yerde tiki demek ki; Türk, ecnebi farketmiyor.

Peki bu gereksiz konu neden bana bu denli battı, hiç bir fikrim yok. İnsanın yazacak bir şeyler bulamaması ne kötüymüş Ulu Manitu! Elin Amerikalısının awesome'ı geldi bana dert oldu iyi mi?
Herneyse; yazımı çok önemli bir mesajla bitirmek istiyorum: Kapitalizm öldürür! Evet.

Pazar, Şubat 22, 2009

Bende şans olsa zaten ...

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 22.2.09 13 Yorum var, evet.
- 90'ların sonlarında, Kral TV'de klibi sık sık yayımlanan, Ecem isimli şarkıcının seslendirdiği Allah'ından bul e mi? diye bir şarkı vardı. Sözleri Kanuni Sultan Süleyman'a inceden göndermeler içeriyordu filan. İşte ben onu zamanında o kadar çok seviyor ve elime geçen her fırsatta bağıra bağıra söylüyordum ki aradan geçen yıllara rağmen sözleri ve melodisi hala aklımda:

'' Beni sensiz bıraktın
Gönlümün limanında
Yar yıllardır yanarım
Gizli gizli ağlarım
Unutmadım, unutamadım

Bir gün olsun beni sevmedin ki, gönlümün sendin sahibi.
Ne dedim de gittin, beni sen terk ettin, Allah'ından bul e mi?

Kalmaz yerde ahım inan
Çekeceksin zaman zaman
Biter elbet saltanatın
Sultan Süleyman olsan ''

Yalnız şöyle bir sorunum var: Dijital ortam kaydını uzun uğraşlarıma rağmen bir türlü bulamadım. Hani diyorum, bu yazıyı okuyup da elinde şarkının mp3ü bulunan bir yardımsever, acep profilimdeki mail adresine linkini gönderebilir mi? Çok sevaba geçerdi bak, cidden!

- Ermenistan adına bu yılki Eurovision'a Kardeş Türküler katılıyor! İnanmıyorsanız kendi kulaklarınızla duyun! Ehihi!

- Ayşe Özyılmazel, İsrail Dışişleri bakanı Tzipi Livni'nin '' Duygusal bir ilişki yaşayamazdım, aşık olamazdım... Kuralları belli kısa süreli ilişkiler yaşayabilirdim ancak... İsrail için, MOSSAD için adam öldürmem gerekiyorsa öldürürdüm... Ama ülken için biriyle yat deseler sanıyorum kabul etmezdim...'' açıklaması üzerine küplere binmiş! Köşe yazısında Aaa olur mu öyle şey? Şahsen ben ülkem için bir adamla yat deseler yatar, kalk deseler kalkarım diyen sevgili Ayşe, yazısının sonunda da sen ne diyeceksin sevgili okur, merakla bekliyorum sorusunu yöneltmiş okuyucularına.
Valla ne diyeyim Ayşecim, Türkiye seninle gurur duyuyor!

- Görünen o ki Recep İvedik 2, hakkında bu denli negatif eleştiriler dillendirildiği halde en fazla seyirciyi toplayıp gişe rekorları kıran yegane film olarak Türk sinema tarihine geçecek! Diğer şehirleri bilmem ama İstanbul'da insanlar sinemaların önünde kuyruklar oluşturuyor resmen, sanırsın beleş erzak dağıtımı var! Bu ne bohem yaşam tarzı yahu, kendinize gelin!

Cumartesi, Şubat 21, 2009

Sanitarium

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 21.2.09 14 Yorum var, evet.
Hastası olmak ne kelime; manyağı, delisi, her bir şeyi olduğum macera (Adventure) türü oyunlardan biri olan Sanitarium'u blogumun okuyucularına anlatma, bilmeyenlere bildirme, oynamak isteyenlere indirtip oynatma bilinciyle bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Sanitarium, benim oynamayı en fazla sevdiğim Adventure tarzı oyunlar içindeki yegane manyak oyun diyebilirim. Manyaklığı çok süper, mükemmel olmasından ileri gelmiyor. Oyunun konusu manyaklık, psikopatlık ve bilimum beyin cortlatmaları üzerine! Şöyle ki;

Max adlı kahramanımız, geçirdiği trafik kazası sonucu kendisini bir akıl hastanesinde (ecnebice: sanitarium) bulur. Kendisi de hafif tırlak davranışlar sergileyen Max, anam ben burdan nasıl kurtulacağım? endişeleriyle birlikte, geçmişiyle ilgili iç dünyasında çeşitli hesaplaşmalar yaşamaya başlar. Bu iç hesaplaşmaları sırasında gördüğü psikopatlıkta eşi benzeri olmayan halüsinasyonumsular, oyunda geçmemiz gereken bölümler olarak karşımıza çıkarlar.

Beni en fazla etkileyen bölüm, The Innocent Abandoned adlı ikinci bölüm olmuştur hep. Bu bölümde böyle köy gibi, kasaba gibi lakin terk edilmiş; inin cinin çift kale maç yaptığı bir yere geliyorsunuz. Kasabadaki bütün büyükler garip bir güç tarafından öldürülmüş, etrafta sadece oyun oynayan küçük çocuklar var. Yanlarına yaklaşarak analarınız, babalarınız nerde sizin evladım, yok mu bir yetkili, konuşayım; dert yanayım? diye sorup konuşmak istediğinizde kasabanın havası gibi çocukların da pek normal olmadıklarını fark ediyorsunuz. Birinin yüzü yamuk, diğerinin bacakları tahtadan, birisi çift suratlı, öteki böyle manyak, berikinin beyni çorba olmuş, yanındakinin kuyruğu var, ötekisinin yüzü erimiş filan. Amanın ne oldu size böyle?! diye sorduğunuzdaysa hepsi aynı cevabı veriyor: Annemiz (Mother) bizi bu hale getirdi. Anne candır, anne bir tanedir!
Lan bu ne biçim anne, çocuklarını hilkat garibesine çevirmiş. Kesin kızgın demirle dağlıyor yavrucakların suratlarını, gaddar kadın! diye düşünmeye başlıyorsunuz. Şu anayı bulayım da haddini bir güzel bildireyim hissiyatıyla kasabada fellik fellik Mother'ı aramaya koyuluyorsunuz. Bulduğunuzdaysa çocukların annemiz bizim için en iyisini düşünür, O çok iyidir deyip sonsuz sevgi besledikleri Anne'nin görüntüsü karşısında küçük dilinizi yutacak hale geliyorsunuz.
Annenin neye benzediğini de oyunu oynayarak öğrenin, daha fazlasını anlatmayacağım.

Hani ben vurdulu, kırdılı bilgisayar oyunlarıdan hiç hazetmem. Adventure hastasıyımdır. diyorsanız, bu oyunu mutlaka ama mutlaka oynayın derim. Yalnız psikolojinizin buna hazır olduğuna emin olduktan sonra oynarsanız, ruh sağlınız açısından daha iyi olur. Oyunda bariz ürkütücü derecede hortlak, umacı filan olmamasına rağmen, atmosferiyle, hikayesiyle ve bazı karakterleriyle sağlam olmayan insan psikolojilerini hepten çökertme yetisine sahip; baştan uyarayım... Sonra bana gelip de senin yüzünden gece kabuslar görüyorum, uyuyamıyorum vicdansız! şeklinde serzenişlerde bulunmayın!
Oyun hakkında benim yorumlarım haricinde başka görüşler de okumak isteseniz sizi şuraya alayım. Çok seslilik her zaman için iyidir.

Bu kadar övdün, biz de merak ettik. Ver bakalım bir link de indirip oynayalım diyenler için geliyor şimdi: Buyrunuz. (Biraz efor sarfedeceksiniz, Google sizi hedefe ulaştıracaktır! )

Cuma, Şubat 20, 2009

Bana bir masal anlat baba

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 20.2.09 9 Yorum var, evet.
Bana bir masal anlat baba
İçinde bütün oyunlarım,
kurtla kuzu olsun şekerle bal

Baba bir masal anlat bana
İçinde denizle balıklar,
yağmurla kar olsun, güneşle ay

Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni

Bana bir masal anlat baba
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun

Oya Küçümen - Bana bir masal anlat baba

*
*
*
(Bonus )

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Akşamüstü

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 18.2.09 8 Yorum var, evet.
*****
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstücü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birbirine karışır
*****

İçerik hırsızlığının da böylesi

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 18.2.09 24 Yorum var, evet.
İnternet ortamında çoğumuz, fikirlerimizi bloglar, web siteleri, forumlar vasıtasıyla diğer insanlara aktarma şeklini benimsiyoruz. Belirli bir konu hakkındaki düşüncelerimizi içeren yazılar yazıyoruz yani. Tıpkı benim bu satırlara imza atarken yaptığım gibi...

Ama bazı insanlar da var ki; yazacak bir şey bulamadığını, kendine ait söyleyecek sözü veya yazım kabiliyeti denen olguya sahip olmadığını düşündüğü için, başkalarının fikirlerini alıntılama yoluyla bloguna, sitesine, artık nereye denk gelirse oraya koyma yolunu seçiyor. Nedense bu yolu benimsemiş insanların web alanlarında kendi yazdıkları tek bir paragraf topluluğuna dahi rast gelmek mümkün olmuyor. Alışmış kudurmuştan beterdir misali, her hoşlarına giden yazıyı kaynak göstermeden alıntılayabiliyorlar.

Yukarıda bahsettiğim durumlar, benim de çokça başıma gelmiş şeyler aslında. Yazılarımı, hatta komple blogun kendisini kopyala - yapıştır yoluyla, kaynak göstermeden bloglarına, forumlara koyan bir sürü insana denk geldim bu güne kadar. Eskiden çok sinirlenir, (ç)alıntıyı yapan kişiye binbir beddua ederdim ancak anladım ki bu hiç bir işe yaramıyor. Uyarsan da, lütfen alıntıladığın yazının kaynağını belirtir misin desen de zerre sallamıyorlar zaten, yavuz hırsız ev sahibini bastırır sözünden güç alarak, lafı kopyaladıysam kopyaladım, ne olmuş yaniye getiriyorlar. Artık eskisi kadar kafaya takmıyorum ben de, ne halleri varsa görsünler.


Ancak alıntı yaptıkları yazıyı kendilerinin yazdıklarını ima ve iddia eden bir güruh var ki onlara rastladığım zaman kayış kopuyor bende! (Bir örnek)
Peki, yazımı baştan sona kopyalamış, blogunun orta yerine yapıştırıvermiş ve kaynak belirtmemişsin; tamam. Güler geçerim; hatta vay be, demek güzel yazıyorum ki millet bloglarına, forumlara koymaya layık görüyor çiziktirdiklerimi derim; öyle de megalomanımdır. Peki niye, hangi amaçla benim yazımı sahiplenip sana ait olduğunu, kendinin yazdığını iddia edecek kadar ileri gidebiliyorsun a benim omega 3 fakiri şaşkaloz kardeşim?! Hayır, benim de bazen alıntı yazılar eklediğim oluyor bloguma, çeşitli şairlerden şiirler ekliyorum mesela. Ancak hiç bir şiirin sonuna bunu ben yazdım, el emeği göz nuru; litfen emeğe saygı ibaresi kondurmuyorum. Hasta mıyım? Daha doğrusu, hasta mısınız lan siz?!?

Aşırırım, altına da imzamı atarım mentalitesine sahip insan çokça mevcut internet dünyasında, şaşıyorum. Yahu aklı başında hangi insan, başkasının yazdığı yazıyı kendisinin yazdığı iddiasıyla alıntılar ki? Pardon ama bu işlemi yapan arkadaşlar, cidden psikolojik tedaviye ihtiyacı olan insanlar bana göre. Onlara kızmaktan ziyade acıdığımı söylemem gerek, anaları babaları yok mu tutsunlar ellerinden bir psikiyatriste götürsünler yavrucaklarımı. Kabul görme ve takdir toplama isteği yüzünden balataları sıyırmışlar, hepsi evlerden ırak!

Salı, Şubat 17, 2009

Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 17.2.09 4 Yorum var, evet.
'' Günlerdir körköstebek nefsimle öyle hırlı
Ve öylesine harlı ki esrik nefesim
Bir kibrit tutsam parlayacak.
Bir sarnıç gemisi diyecekler alev almış
boğazın iki yakasından

Oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavg
Gelişi güzel mi güzel bir ocak
Suların ortasında sevgili öfkemle benim
Yanacak bahar erişinceye değin
Soğuktan morarmış kanatlarını ısıtsın diye martılar

Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin ''

Can Yücel

Beni siz delirttiniz!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 17.2.09 12 Yorum var, evet.
Yukarıdaki fotoğrafın iliştirildiği, eğer bu maili 87 kişiye göndermezsen resimdeki hayalet 36 gün içinde senin ve sülalenin kestanesini çizecek konulu forward mailler bir kaç sene önce pek revaçtaydı. Hala yollayanlar var bunu yalnız, geçende geldi bana. Modemi söküp camdan aşağı atmak istedim o an, internet insanlarından tiksindim. Bi ilerleyin yahu, 2009'dayız!

Bir de ecnebilerden gelen forward mailler var ki onlar daha bir fantastik içerikli oluyor. Bu güne kadar benim ve ailemin şu kadar milyon doları var, yardım et de bunu beraber harcayalım. Gerekirse kiliselere yardım mahiyetinde bağışlar yapalım, sevgiyle dolsun her yer konulu onlarca mail aldım. O kadar zenginim ki hiç birine cevap yazıp zamanımı boşa harcayacak vaktim yok, hıh! Mesela biri 15 milyon dolarım var, istemez misin demişti. 15 milyon dolar para mı lan itoğlu it?! diye cevap yazdım, ses seda çıkmadı. 16 milyon olsa hadi neyse de 15 filan beni bunlarla muhatap etmeyin! :P

Bu forward mail çılgınlığına dair Allah'tan tek bir dileğim var: Lütfen, seri şekilde denyo denyo mailler forwardlayıp huzurumuzu kaçıran kişilerin cinsiyetleri eğer erkekse tez elden prostat olsunlar; dişiyse tekmili toptan evde kalsın, koca bulamasınlar ya rabbim! Evet, çok ağır beddualar ettiğimin farkındayım ama yeter ulan!: '' Bu maili 1o kişiye yollarsan sevgilin sana gül alacak, yok 14 kişiye yollarsan akşam yemeği ısmarlayacak. 20 kişiye yollarsan evlenme teklif edecek. 50 kişiye yolladığın takdirde pembe panjurlu bir eviniz olacak! Şayet burun kıvırıp sadece 3 kişiye yollarsan İsmet abimler eniklerini de toplayıp akşam size yatıya gelecekler. İsmet abimin ayakları çok pis kokar bu arada, bi de uyurgezerdir. 1 kişiye yollarsan vereme yakalanacaksın, demedi deme! Kimseye yollamazsan da direkt Allah belanı verecek zaten, bilgisayar başında nalları dikeceksin. O yüzden ne yap ne et forward et bunu. Mutlu bir gelecek seni bekliyor!''

Müneccim misiniz lan siz?! Delirttiniz beni!

Kalmak gitmekten daha zordur bazen...

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 17.2.09 6 Yorum var, evet.
..........

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

..........

Edip Cansever / Mendilimde Kan Sesleri


* Fotoğrafın üzerine tıklayarak duvar kağıdı versiyonunu görebilirsiniz.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Manyağız biz, lelelele!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 16.2.09 16 Yorum var, evet.

Blog yazarları olarak hepimizin kafadan kontak olduğunu açıklıyorum, kimse hayır, ben tamamiyle nosnormalim demesin, elimde kapı gibi doktor raporu var. Hepimiz psikolojik vakalarız ve kesinlikle normal değiliz gençler, ahan da kanıtı:

Ekşi Sözlük'te blog başlığına yazılanları okurken, blog yazarlığı hakkındaki aşağıdaki tanım dikkatimi çekti:
son dönem hastalığı. the psychologist'te yayınlanan bir makalenin çevirisini okuduğumda gözüme çarpmıştı, blog yazma kendini teşhir etmek isteyenler arasında son dönemde oldukça yayılan bir hastalıkmış. özellikle kişisel bloglar, yazan kişilerin özel hayatından, fikirlerinden izler içerdiği için bir süre sonra kişide tutkuya dönüşüp, sürekli kendini ifşa etme ya da kendini kanıtlamaya çalışma gibi sonuçlar verirmiş. yine makalede yazılana göre kişisel blogların çoğu ortalama olmayıp, her biri en uç seviyedeymiş. kişiler ya kendisini zavallı, yalnız, depresif ve melankolik olarak göstermekte ya da başarılı, tuttuğunu koparan, zengin ve sevilen birisi olarak ifşa etmekteymiş. blog yazarlığına hastalık gözüyle bakan psikologlar, blog yazarlığını internet hastalıkları arasında ilk sıralara yerleştiriyorlarmış. (Link)
4 yıla yakındır blog yazıyorum ve diyebilirim ki bu yazı, bir çok blog sahibinin içinde bulunduğu psikolojiyi en güzel açıklayan tanımlardan biri..
Teknoloji, yemek ya da belirli bir ürün, konu üzerine tanıtım amaçlı tutulan bloglar haricindeki kişisel bloglar, zaman geçtikçe kişinin kendini başkalarına ispat etmeye çalıştığı yerler halini alıyor.
Hele ki kişi az okunan ve doğru dürüst yorum almayan bir bloga sahipse, bir yerden sonra neden kimse blogumu okuyup yorum yazmıyor, üzülüyorum hissiyatı baş gösteriyor ve blog hastalığı denen olay o andan sonra patlak veriyor. Kişi, popüler bir blog için çareyi daha dikkat çekici yazılar yazmakta ya da olmadığı, hayalinde yarattığı bir kişiliğe bürünerek fake profil dediğimiz atraksiyona imza atmakta buluyor. Yüzbinlerce blog arasında kim fake (sahte) kim değil bilmek mümkün olmamakla beraber, yorum istiyorum yoruuum! Herkes beni okumalı! hissiyatındaki blog sahiplerinin de normal davranışlar sergilediklerini söylemek pek doğru olmasa gerek.

Uzun süredir blog yazan insanlarda (bakınız: ben) bir süre sonra blog yazmak artık bir alışkanlık haline geliyor. Yemek yemek, uyumak gibi temel ihtiyaçlardan biri halini alıyor ki işte bu da bir başka blog hastalığı türü bana göre. Ay şunu da yazayım, dur bunu da çiziktireyim derken günde üç - beş yazı yazdığım oluyor şahsen. Blog olayını fazla ciddiye almamama ve günün birinde kepenkleri bir daha açılmamak üzere kapatacağımın bilincinde olmama rağmen yazmadan duramıyorum. Hani şu blog yazarlığını hastalık olarak niteleyen psikologlar beni de bi tedavi ediverseler sevabına! İnsan etrafında gördüğü her türlü cisim, varlık, olay, oluşum, yün, kıl hakkında yazı yazmak ister mi yahu?! İstiyorum; biri beni durdursun!

Manyaklığımız tescillendiğine göre, bütün blog sahipleri kafamıza birer huni geçirip halay çeker vaziyette manyağız biz lelele, lololo! diye türküler söyleyelim derim ben. Madem blog yazmaktan vazgeçemiyoruz, battı balık yan gider anasını satayım! Halay başı da ben olacağım söz; dur hunimi alayım geliyorum! :P

Bakkallardan özür diliyorum

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 16.2.09 7 Yorum var, evet.
Ürün fiyatlarındaki makullükle fakir fukaranın, garip gurebanın can dostu BİM hakkındaki şu yazıyı yazdım yazalı ve dahi BİM'e gittim gideli (halihazırda ara ara halen gitmekteyim gerçi, neden di'li geçmiş zaman kullanıyorsam!) içime hep bir burukluk zerkolmuş, hep bir suçluluk hissi vicdanımı ele geçirmiştir.

Ben küçükken, (bu ben küçükken diye başlayan muhabbetlerin delisiyimdir, nostalji kokar buram buram) bakkal adıyla nitelendirdiğimiz alışveriş dükkanları oldukça revaçtaydı. Annemin hadi kızım, köşedeki bakkaldan iki ekmek al da gel şeklinde dile getirip şahsıma yönelttiği emir cümlesinde ismi geçen bakkallar; böyle şirin, güzel, samimi mekanlardı. Başlarında bıyıklı aile babaları ya da yaşı kemale ermiş tonton amcalar olurdu. Mahallede ne olmuş, ne bitmiş; havadisi bunlardan alırdın. Eril oldukları halde dedikoducuydular da. Bazen para üstü yerine sakız, yumiyum verirlerdi falan. Ne zaman ki kapitalizm ülkeyi iyice bir ele geçirdi; bakkaların yerini her köşe başına açılan irili ufaklı süper marketler aldı. Kimse bakkallardan alışveriş etmez oldu. Evet, hala varlar ama bir çoğu sinek avlıyor resmen. Mahalle bakkalı sıfatıyla Türk toplumuna nostalji yaşatmaktan ileri gitmiyor varlıkları.

Bizim mahallede de emektar bir bakkal var, nereden baksan bir on yıldır varlığından haberdarım. Ondan öncesi de varmış zannedersem, yaklaşık yirmi senelik diyenler var. Alışverişimizi, eğer çok acil bir şey lazım olduysa ordan yaparız. Yoksa sürekli bir uğrar durumumuz yoktur. Gözlemlediğim kadarıyla mahalle sakinleri de pek alışveriş etmez kendisinden; tek ve daimi müşterisi sakız, çikolata, dondurma, plastik top, cips hastası veletlerdir. Onlar sayesinde ayakta durduğunu bile söyleyebilirim.
Anasının karnından alışveriş arabasıyla çıkmış mahalleliler olarak bizler, her sokağa bir süper market sloganıyla amip gibi bölünerek çoğalan süper marketlerden alışveriş etmeyi tercih ediyoruz. DİA, Şok, BİM, For You, Mopaş, Carrefour; artık aklınıza gelebilecek her türlü market elimizin altında olduğu için mahalle bakkalına tenezzül etmiyoruz, öyle de vefalıyız!

Yalnız benim şahsen bir sorunum var. Tamam BİM'den, arada sırada da öteki marketlerden alışveriş etmek iyi hoş da; eve dönerken içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Zira bizim evin yolu tam da bakkalın önünden geçiyor. Ellerimde BİM poşetleri, bakkalın önünden geçerken içerden bana bakan Osman amcanın git bakalım BİM'e git, elbet bana da bir gün işin düşecek! dediğini duyar gibi oluyorum, içim ürperiyor! Mazallah bir gün çok acilinden iki ekmek, bir yoğurt almam gerekirse dükkanından içeri adımımı attığım an yüzüme hani bir zamanlar hor görüp alışveriş etmediğin fakir ama gururlu bir bakkal vardı, hatırladın mı? diye isyan edecekmiş gibi geliyor! Etse de haklı ama adam, ne diyebilirim ki?

Osman amca başta olmak üzere bütün bakkallardan özür diliyorum. Var ya, hepiniz çok kral adamlarsınız da işte, kapitalizm ruhumuza işlemiş bizim. Alışmışız BİM'e, DİA'ya ayrılamıyoruz, affedin. Velhasıl-ı kelam; yediden yetmişyediye Dost Yoğurt müptelası olduk, bizden size hayır gelmez gayrı.

Pazar, Şubat 15, 2009

S.C: Şu an hangi şarkıyı dinliyorsun?

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 15.2.09 23 Yorum var, evet.
Blogumun okuyucularına sorular yöneltip cevaplarını almak niyetiyle bir kaç ay önce soru - cevap diye bir bölüm açmıştım.Yine bir soru, daha doğrusu merak takıldı aklıma, sorasım geldi.

Çoğumuz bilgisayar başında bir şeylerle ilgilenirken, internette sörf yaparken hatta ders çalışırken müzik de dinleriz. Sorum kısa ve çok basit: Şu an bu yazıyı okuduğunuz sırada fonda çalan şarkı hangisi ya da bilgisayar başında en son hangi şarkıyı dinlediniz?

Mesela ben bu yazıyı yazarken Winamp'te Craig David'den 6 Of 1 Thing çalıyordu.

Siz şu an hangi şarkıyı dinliyorsunuz?

Aşk yakar; öper koklar, yalar yutar

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 15.2.09 7 Yorum var, evet.
Yani bunu elbette hepimiz biliyoruz: Aşk yakar. Hatta yeri gelir; icabında ağzına bile şey eder insanın. O derece acayip hissiyatlar bütünüdür aşk...

Bu özlü sözün dizisini de yaptılar, Kanal D'de yayımlıyorlar şu ara. Başrollerini Özcan Deniz ve Meltem Cumbul'un paylaştıkları, yan rollerde Ece Sükan ve Uğur Polat'ı gördüğümüz Aşk Yakar; evlilik planları yapan varoş kökenli iki sevgilinin hayatın gerçekleri ile paranın gücü karşısında yaşadıkları buhran ve ayrılığı anlatıyor.
Peki, hiç izlememişler için konusunu biraz daha açayım, hem yazı renklensin hem de ben içimdekileri rahat rahat döküvereyim:

Esas kızımız Nazlı ve esas oğlanımız Mustafa, birbirlerini çocukluklarından beri tanıyıp sevmektedirler. Yaşları kemale erdi erecektir, eh artık evlensek mi ne düşünceleri baş göstermeye başlar. O ara, Mustafa'ya dedesinden bir kese dolusu altın kalır; Nazlı ve Mustafa çifti artık rahat rahat evleniriz, para sıkıntısı çekmeyiz diye sevince boğulurlar. Bir güzel hazırlıklara başlarlar.
Lakin Mustafa'nın gözü hep yükseklerdedir. Beş parası yoktur ancak tek hayali Mustang marka bir arabaya sahip olabilmektir. Bu uğurda ruhunu bile satar yani, o derece. Bir boks salonunda eğitmen olarak çalışan Mustafa insanı, salona gelen zengin müşterilere çoğu zaman gıptayla bakar. Bu müşterilerden biri de holdingler, hanlar hamamlar sahibi bir işadamının Belda isimli götü kalkık kızıdır.
Musti Belda'ya özel ders vermeye başlar, ilk başlarda herşey güzel giderken Belda hanım Mustafa'dan hoşlanmaya başladığını farkeder. Aralarında aşk değilse de bir arkadaşlık, yakınlık oluşur. Hatta bir ara öyle yakınlaşırlar ki işi beraber sokağın tekine parkedilmiş bir Mustang'i çalıp peşlerine takılan polislerden Mustafa'nın mahallesindeki tamirhaneye saklanarak kurtulduktan sonra neşe içinde öpüşüp koklaşmaya kadar vardırırlar. Aynı dakikalarda zavallı Nazlı ağzı kulaklarında bir vaziyette odasında gelinlik provaları yapmaktadır. (Bu bölümü izleyenler hatırlayacaklardır. Fırk)
Mustafa araba hırsızı damgası yemekten bir şekilde kurtulur ama Mustang de aklından bir türlü çıkmamaktadır. Dedesinden kalan altınları bir süre önce borsaya yatırmıştır, iyi para getirsin de evlenelim Nazlı'yla diye düşünür bir yandan da, kaderine razı olacaktır.
Fakat bir müddet sonra altınları satıp borsaya yatırdıkları bütün paraları kaybettiklerini öğrenir, dünyası başına yıkılır. Nazlı zavallısı da bütün gün evlilik alışverişi yapar, mutluluktan sekiz köşedir bu arada. Paraların battığı günün akşamı olunca Mustafa bunu konuşmak için yanına çağırır. Nazlıcık yine ağzı kulaklarında, ellerinde tül, perde, yastık, don poşetleri Musti'nin yanında bitiverir. Aşkııım bak evimiz için neler aldım, hem de ucuzluktan, valla! der gülümseyerek. Sus, başlarım ucuzluğuna da sana da! Paralar hamişine nanay oldu kızım! der Mustafa, yüzünden düşen bin parçadır. Nazlı derin duygular beslediği Musti'ye ya nasıl yaptın?! Böyle olacağını bilmiyor muydun! Keşke paraları borsaya yatırmasaydık! diye çıkışır. Mustafa birden fıttırır. Olmuyor Nazlı, olamıyor, en iyisi ayrılmak. Hayat hiç de bizim görmek istediğimiz gibi değil. Evlensek bile nasıl geçineceğiz, hiç düşündün mü? En güzeli sen yoluna ben yoluma der Nazlı'nın suratına suratına ve eline verir (nişan yüzüğünü).

Bunlar ayrılırlar. Ondan sonra Mustafa bir süre Belda'yla, Nazlı da O'na evvelden beri aşık olan ama yüz bulamayan mahallenin emlakçısıyla takılır, hatta evlilik hazırlıkları bile yapar Mustafa'yı kıskandırmak için. Ama sonunda ikisi de bu ayrılığa dayanamaz ve tekrar barışırlar. Olan Belda'yla tombiş emlakçıya olur.
Bu sefer tamam, kesin evleniyorlar derken araya Mustafa'nın bitmek tükenmek bilmez Mustang sevdası girer. Belda, bir gün Mustafa'yı evlenmeden önce son bir kez görmek için yanına çağırır, O'na bir sürpriz hazırlamıştır. Buluştuklarında Belda'nın elinde haftalar evvel birlik olup çaldıkları Mustang'ın anahtarları vardır. Anahtarları bizim Musti'nin eline tutuşturarak al, artık bu araba senin der. Mustafa sevinçten deliye döner, Nazlı'yı dakikasında satar. Bir araba uğruna Belda'yla yıldırım nikahı kıyar ve Nazlı'ya ben evlendim Nazlıcım, kusura bakma ok? öptm byee der. Bu sefer de Nazlı balataları sıyırır, Mustafa'yı gel bari son bir kez konuşalım, veda niyetine diye otu çimi bol bir tepeye çağırır. Mustafa mağrur ve bitkin bir surat ifadesiyle buluşma yerine gelir. Nazlı'nın üzerinde düğünlerinde giymenin nasip olmadığı gelinliği vardır. Mustafa'ya psikopatça sırıtır ve arkasına sakladığı silahla Mustang manyağının göğsüne bir el ateş eder. Musti yoğun bakımı, kendisi kodesi boylar.

Günler günleri kovalar, Mustafa yoğun bakımdan çıkar, cillop gibi olmuştur. Nazlı ise hapiste Mustafa'dan hamile olduğunu öğrenir. Ailesi de onu evlatlıktan reddetmiştir, iyice perişan olur.
Bu arada Mustafa ve Belda'nın ilişkileri hiç iyi gitmemektedir. Belda her fırsatta Mustafa'yı üzerindekileri, iç çamaşırlarını, çoraplarını, dişini karıştırdığın kürdanı bile sana ben aldım tamam mı? Ben olmasaydım sen bir hiçtin! diye aşağılamaktadır. Lakin Mustafa'nın gıkı çıkmaz; Mustang'ine sahip olmuştur ya, gerisi önemli değildir. Omurgasız yaratık!
Birden aklına eser, Nazlı'yı görmeye hapishaneye gidesi gelir, vicdan yapmıştır. Nazlı'ya affet beni, hatalıyım. Böyle olsun istemezdim. Keşke ölseydim! der yaşlı gözlerle. Nazlı hiç istifini bozmadan karşılık verir: Keşke ölseydin Mustafa. Mustafa bu lafı duyunca şok olur. Ağlayarak İkimizin bebeği olacak der. Nazlı'dan ikimizin değil, benim bebeğim karşılığını alır. Artık ikimiz diye bir şey yok! der Nazlı kız ciddi bir ses tonuyla. Böylece Mustafa ikinci darbeyi yemiş olur, durum şimdi Nazlı: 2, Mustafa: 1 şeklindedir. Bakalım önümüzdeki bölümler neler getirip, neler götürecektir. Gidişat şimdilik bu şekildedir efendim.

Dizinin şu ana kadarki bütün gelişmelerini anlattım galiba, evet! Eğer daha önce tek bir bölümünü bile izlemediyseniz bundan böyle izlesem de şu saatten sonra bir şey anlamam demenize gerek kalmadı; gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz; amme hizmeti yapmış gibi oldum! :P

Senaryosu hayal gücüne dayanan sezonluk bir dizi üzerinden hayat teorileri üretmek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama günümüz ilişkileri de hemen hemen Aşk Yakar'daki gibi gelişiyor ve yaşanıyor desem abartmış olmam herhalde. Yani gençlere sorsan aşk mı yoksa para mı diye önemli bir kısmından abi şimdi aşk iyi güzel de karın doyurmuyor biliyor musun yanıtını alman ihtimal dahilinde.Aşkın yakıp kavurdukları da hep Nazlı gibi karşılıksız sevenler oluyor zati, para için birliktelik yaşayanların tuzu kuru. Birgün X'le birliktelerse, ertesi gün daha fazla parası olan Y'ye gitmekten çekinmiyorlar. Aşk denen duygunun adı ve içi böyle böyle boşaltılıyor ne yazık ki günümüzde...

İlk yayımlanmaya başladığı zamanlarda reytingleri çok düşüktü bu dizinin, hatta yayından kaldırılacak deniyordu. Ama şu son hafta, gününde 3. olmayı başarmış. Önümüzdeki haftalarda daha çok izleyici toplayacağı anlamına gelebilir bu.. Benim de izlediğim ilk Özcan Deniz dizisi olarak tarihe geçti kendisi, hadi bakalım; yıldızı parlasın.

Bir sonraki dizi dizi diziler içerikli yazımda Aşk-ı Memnu'yu ele alacağım Ulu Manitu kısmet ederse. O zamana kadar hoşça, güzelce, mutluca ve sağlıcaklaca kalınız.

(fotoğrafı şurdan sıyırdım ama vallahi kötü bi niyetim yoktu!)

Cumartesi, Şubat 14, 2009

Bir İstanbul öğleden sonrası

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 14.2.09 7 Yorum var, evet.
Martılar ve Hisar...

Objektifime takılacakları tuttu geçenlerde, ben de çektim.
Son günlerde fotoğraf çekme olaylarını abartmam neticesinde, yavaştan Japon olma yolunda mağrur ve emin adımlar attığımı hissediyorum. Gözler de hafif çekik olsa sobakasu nanite, ki ni şi naiva diye şakıyacağım neşe içinde, o raddeye geldim artık.

Firefly

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 14.2.09 2 Yorum var, evet.
Eurovision döneminde olduğumuz için, bu seneki şarkıları dinleyip kendimce değerlendirmeler, çıkarımlar yapmak farz oldu bana. Tamam Eurovizyon (nam-ı diğer Erozyon) öyle ciddiye alınacak, fevkaladenin fevkinde bir şarkı yarışması değil ama şu da bir gerçek ki yarışan 42 şarkıdan 40'ı kötüyse geriye kalan ikisi mutlaka dinlenebilir derecede ilginç ve güzel oluyor, onlar da aradan yıllar geçse bile tekrar tekrar dinlenebiliyor, insanı sıkmıyor. Ne demek istediğimi anlayabilmek için lütfen ısrarla bakınız, hatta döndüre döndüre kulak misafiri olunuz: Lane Moje

Bu sene de böyle bir iki güzel, hoş; dinlenebilme kapasitesi yüksek parçalar var. Bunlardan biri de Güney Kıbrıs'ın şarkısı Firefly bana göre. Böyle bir sadelik, bir masumluk, bir dinginlik mevcut şarkıda. Amerikan gençlik dizilerinin jenerik türkülerine benziyor. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz 16 yaşındaki yavrucak Christina Metaxas tarafından seslendirilecek yarı finalde. Allah bağışlasın evladımı; pek de masum, pek de sabiymiş! Elleri de açmış, oy verin bana diye; ay kıyamaaam! :P
Eurovision'da ne yapabileceğine dair iki görüşüm var: Ya Evropalılar ay çok şekeeer! deyip oy atarlar buna ya da o kadar şov yüklü, dıp tıslı şarkı arasında güme gider, dereceye giremez.

Bu arada, Yunanistan'ı Rusyalarda temsil edecek şarkıcı kişisi Sakis Rouvas; bilmeyenleri bilgilendirelim. 3 adet şarkı hazırlanmış kendisi için, merak ederseniz onları da burdan dinleyebilirsiniz. Yanılmıyor isem önümüzdeki hafta düzenlenecek Yunanistan ulusal finalinde içlerinden biri ülkeyi temsil etmek üzere seçilecek. Açıkcası ben Yunanistan'dan ümitliydim, Sakis Rouvas şöyle bomba gibi bir şarkıyla yarışır da 2010'da tekrar Yunanlılar evsahipliği yaparlar yarışmaya diye düşünüyordum ama üç şarkının üçü de birbirinden fos çıktı! Diğer bir değişle, Hadise kızım; birincilik yolunda bir engeli daha aşmış bulunuyorsun, gözlerinden öperim.

Cuma, Şubat 13, 2009

Türkiye'yi sevmekle başlayacak herşey...

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 13.2.09 11 Yorum var, evet.
Nuri Bilge Ceylan'ın geçen seneki Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü almasının ardından yaptığı teşekkür konuşmasında sarfettiği '' I would like to dedicate the prize to my lonely and beautiful country which I love passionately '' (Ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adamak istiyorum) sözleri, gözlerimin dolmasına neden olmuştu, hatırlıyorum. Ve çok şaşırmıştım, nasıl oldu da yurtdışında ödül alan bir Türk sanatçısı ülkesine dair bu denli pozitif kelamlar edebildi diye.

Zira Nuri Bilge Ceylan'ın ağzından dökülen kelimeler, bizim hiç de alışkın olmadığımız türden kelimelerdi. Biz senelerce, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yaptığı iş, ortaya çıkardığı sanat eseri neticesinde yurtdışından kutlama, ödül, tebrik alma ihtimali bulunduğunda ya da aldığında, mutlaka ah beyler, Türkiye böyle boktan, Türk insanı şöyle yoz. Chok utanıyorum! içerikli sözleriyle Türkiye ve Türklerin özellikle batıdaki barbar, cahil, görgüsüz, medeniyetsiz imajını pohpohlayan tavrıyla karşılaşmaya alışkındık. Neden böyleydi bilmiyorum ama yaban ellerde ülkesini yerden yere vuran Türkiye çıkışlı kişi, kurum ve kuruluşlar el üstünde tutuluyordu.

Bu ülke, hiç bir zaman dört dörtlük olmadı, muhtemelen de olmayacak. Eleştirilecek o kadar çok şey var ki. Eleştirilmeli de zaten; susarak, haksızlıklara ses çıkarmayarak, hataları işaret etmeyerek, pisliklerin üzerini örterek düzlüğe çıkamaz Türkiye. Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa hem?

Ama tüm bu eleştirileri, beni de aranıza alın, koruyun kollayın. Bakın Türkiye'yi eleştiriyorum, desteğinize ihtiyacım var yalvarmalarıyla sırtını her daim batıya dayayarak dillendiren insanlar, aydınlar, sanatçılar midemi bulandırıyor. Türkiye pis! deyip kayıtsız şartsız onay ve desteğini kazandığı büyük abilerinin arkasına saklanmak mıdır doğrusu, normali? Yurdışında Türkiye hakkında doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız ithamlarda bulunduktan sonra ülkeye ayak bastığında haber bültenlerine çıkıp hayır ben öyle söylemedim; çok seviyorum bu ülkeyi, gurur duyuyorum Türk olmaktan sözleriyle sergilenen kaypaklık mıdır vizyonu geniş olmak?

Hayatımın hiç bir döneminde kendimi milliyetçi olarak nitelendirmedim. Çünkü bir insanın doğmadan önce vatanını, milletini, dinini, dilini, ırkını seçme gibi bir şansının olmadığının bilincindeyim. Türkiye'de değil de Yunanistan'da doğmuş olsaydım, şu an Türkiye'ye olan hislerimin aynısını Yunanistan için hissediyor olurdum. O yüzden dünya Türk olsun ulan! Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur. X akıllı olsun. Ya sev, ya terket! sözlerine ve savunucularına kusura bakmayın ama her daim acıyan gözlerle bakmışımdır. Vatanını sevmek ve faşizme kayan aşırı milliyetçilik arasında dağlar kadar fark var çünkü.
Ancak ülkenin içinde bulunduğu yanlışları ülkeyi ve halkını küçümseyerek dile getiren, çözüm önerileri sunmak yerine ben bu ülke ve toplum için fazla iyiyim hezeyanları içinde hindi gibi kabardıkça kabaran insanlar da bana en az ya sev, ya terketçiler kadar zavallı geliyor. İçinden geldiği ulusa yol göstermesi gereken, bilgi - birikim sahibi aydın kimseler; bugün vatan haini, snob bireyler olarak anılıyor Türk toplumunda; ne kadar acı. Peki suç kimde? Her iki taraf da bu soruya yanıt aramalı.. Özellikle de kendini halkından soyutlayıp bunların hepsi aptal, beni isteseler de anlayamazlar kolaycılığına kaçan aydın kesim.

İnsan baktığı yerde ne görmek istiyorsa onu görür. Sen Türkiye'ye sırça köşkünün içinden, demir parmaklıkların ardından kibirle baktığında asla iflah olmayacak, o öyküne öyküne bir hal olduğun Avrupa medeniyetine asla yaklaşamayacak, insanı cahil, insanı bilinçsiz, insanı avam; ait olmaktan son derece rahatsız olduğun, keşke burada değil de falanca ülkede doğmuş olsaydım dediğin manasız bir kara parçası görüyor olabilirsin. O senin bakış açın, saygı duyarım...

Ama ben, her sabah evimin penceresini açtığımda içeri dolan yeni fırından çıkmış çıtır simit kokusu karışık soba dumanı için bile seviyorum bu ülkeyi. Psikopatlığıma, bayağılığıma ver; hor görme...
Kavurucu bir yaz gününde, dondurmacıdan aldığı bir külah dondurmayı sevinç içinde erimeden bitirmeye çalışan yaşlı amcanın gözünde beliren çocuksu mutluluğa şahit olduğum için umudumu yitirmiyorum.
Bulutlu bir sonbahar akşamüstü, taşı toprağı altın şehrimin banklarından birine oturmuş muhtemelen ilk buluşmalarını gerçekleştiren iki gencin, birbirlerini bir müddet mahçup ve utangaç bakışlarla süzmelerinin ardından oğlanın kızın eline kırmızı bir gül tutuşturması; kızın heyecandan çiçeği ne yapacağını şaşırması üzerine titrek bir ses tonuyla çantana koy istersen, annen baban görüp de sana bağırmasın demesindeki masumiyeti ve korumacılığı farkedebildiğim için aşığım adına Türkiye denen bu toprak parçasına.
Çocukken en iyi arkadaşım bir Kürt kızıydı ve ben onun sayesinde Kürtçe'ye merak salıp ana dilimin dışındaki bir başka dilde seni seviyorum demeyi öğrendim: Ez te hezdikim! Ben sevmeyeyim de kim sevsin şimdi buraları? Kuzeyi, güneyi; doğuyu, batıyı?
Star'ın Tosun Paşa'yı her sene en az bir kere yayımlama, komşu çocuğunun elinde bir tabakla kapımı çalıp bunu annem gönderdi, afiyet olsun deme ihtimali mevcut olduğu için hastasıyım üç tarafı denizlerle çevrili şu gadasını aldığımın memleketine. Avamlığıma, cahilliğime ver beyim; affet...

Ceza seninle benim aramda kocaman bir fark var diye boşu boşuna dememiş. Sen ölümcül hastalığın pençesinde kıvranan bir hastaya bakarmış gibi umutsuzca bakıyorsun bizim buralara. Günahlarından duyduğun utanç kadar sevaplarını sahiplenmiyor, görmezden geliyorsun. Çirkinliklerini eline geçen her fırsatta medenilere ispiyonladığın kadar güzelliklerine nedense burun kıvırıyor, o da yetmezmiş gibi alay ediyor, bayağı buluyorsun. Dedim ya; o senin bakış açın, herşeye rağmen saygı duyarım.

Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir der Vizontele'de Deli Emin.
Burası dünyanın en güzel yeri değil belki. Ama ben burayı seviyorum; sonra bir bakıyorum, burası birden dünyanın en güzel yeri oluvermiş. Mucize dedikleri bu olsa gerek. Çirkinliklerini güzelliğe çevirebilmek için elimden ne gelir, kendi çapımda neler yapabilirim kafa yoruyorum elimden geldiğince. Çünkü Türkiye'yi güzellik kurtaracak, bir ülkeyi sevmekle başlayacak herşey; biliyorum...

Perşembe, Şubat 12, 2009

İçinizdeki Derya Baykal'ı keşfedin!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 12.2.09 8 Yorum var, evet.
İddia ediyorum, öpücüklere boğulası güzel vatanımda tuvalet kağıdını tuvalette gerçekleştirilen boşaltım işlemi sonrası dışında, başka değişik alanlarda da kullanmaktan çekinmeyen 21.099.426 kişi bulabilirim.

Çeşitli araç gereçi, otu, çubuğu; yaradılış amacı dışında farklı mecralarda kulanmak, bizim kanımızda var çünkü. Mesela bizim evde tuvalet kağıdı yalnızca tuvalette kullanılmaz; kendisi aynı zamanda aniden vücuda çöreklenen grip hastalığı neticesinde, rulo rulo tüketilen burun bezi halini alır: Haphşuuu! - Tuvalet kağıdı rulosundan bir parça kopar, burnu sil, at. - On saniye sonra bir daha haphşuuuee! - Tekrar rulodan bir parça kopar, sil burnunu; at. - Çok pratik. Kim kağıt mendille filan uğraşacak?

Yoğurt, peynir, dondurma kapları, bir zamanlar cam önlerimizde saksı olarak işlev görürken, günümüzde genelde kek, börek gibi hamur işlerinin tıkıştırılıp buzdolabına konulmasında önemli görevler edinmişlerdir. Dışı seni, içi beni yakar; hatırlanmak istemeyen anıları depreştirir:

Sıcak bir yaz günüdür. Kahramanımızın sıcaktan pelte halini almasına az buçuk kalmıştır. Serinlemek amacıyla buzdolabına saldırır, dolabın kapısını açar açmaz 1.5 litrelik Algida dondurma kutusuyla karşılaşır.
Allaaaah Algida var! diye haykırır mutlulukla. İyi de neden derin dondurucuda değil? Kim koydu lan bunu buraya? Erir bu, yazık günah! diye düşünür bir an. Yine de sevinçle kutuyu dolaptan çıkarır, erimiş merimiş, her halükarda götürürüm ben bunu! der ve kapağını açar. Vişneli - limonlu dondurmayla içli dışlı olacağını zanneden kurban (yani ben) yan komşunun bir önceki akşam getirdiği şerbeti fazla kaçmış revani tatlısıyla gözgöze gelince sinir krizleri geçirir. Uzun lafın kısa olanı: Hayallerimi yıkıp bir anlık zevkimin içine ettiğin için teşekkürler anne!

Son yıllarda durum iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Televizyonlarda boş kaplardan, kullanılmayan eski eşyalardan, iplerden yünlerden, çeşitli ıvır zıvırlardan değerlendirme adı altında abuk subuk zamazingolar yapmayı öğreten kadın programları pehdah oldu. Aklı başında insanlar olarak bizler, aman herşey ne için icat edildiyse o amaçla kullanılsın, konu saptırılmasın, rica ediyoruz diye isyanımızı dile getirirken, bir gıda ürünü olduğu su götürmez makarnanın fiyonk, burgu ve çubuk çeşitlerini yapışkanla birbirine tutturup duvar süsü (!) üreten her şey değerlendirilmelicilerle muhatap olmak zorunda kaldık. Tamam, biz senelerdir tuvalet kağıdını, yoğurt kaplarını filan amacı dışı kullanıyoruz da bu biraz abartıya kaçmıyor mu sizce? Makarna midede güzeldir, duvarda ne işi var?!

Elinizde böyle boş yoğurt, dondurma kabı; yarısı yenmiş avokado, kullanılmış hijyenik ped, giysilerden sökülmüş düğme, incik boncuk, keser sapı neyin varsa atmayın madem. Bir defaya mahsus eser meydana getirmek nasıl bir hismiş öğrenmek istiyorsanız gündüz kuşağında Show Tv'de program yapan Derya Baykal'ı izleyin. Kendisinin yönetiminde tüm bu saydıklarımı bir araya getirip farklı ve marjinal eserler meydana çıkarabilirsiniz. Ne bileyim; kullanılmış pedle sarıp sarmalayacağınız yarım avokadoyu kırmızı rengin hakim olduğu odalarınızda süs aksesuarı olarak kullanabilir ya da keser sapına kamuflaj amaçlı yapıştıracağınız renkli düğme, incik boncuklar sayesinde evinize oturmaya gelen ama ilerleyen saatlere rağmen bir türlü gitmek bilmeyen - davetsiz - misafir insanlarına inceden inceye ikile yoksa şu sapla haşır neşir ederim seni! mesajını gönderebilirsiniz; gerisi sizin hayal gücünüze kalmış.

Blogunu seviyorum, niyetim ciddi!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 12.2.09 14 Yorum var, evet.
Zeynep bana çok hoş bir sürpriz yaparak blogumu severek takip ettiği bloglar arasında listelemiş, çok teşekkür ediyorum O'na.

Ben de bu vesileyle severek takip ettiğim blogların linklerini veriyorum aşağıda. Verilen blog sayısının en fazla 7 tane olması gibi bir kural varmış, ancak ben bu kuralı görmezden geleceğim. 7 tane blog çok az, dişimin kovuğuna yetmez cancağızım! Benim aklımda en az bi 50 tane cillop statüsünde blog var, hangi birini yazayım? En sevdiklerimi, yazdıklarını beğendiklerimi, eşe dosta gözü kapalı linkini gösterip al ulan, oku oku da nasıl blog yazılırmış öğren! diyebileceğim blogları listeleyeyim öyleyse. Seviyorum şunları; sizin de sevmeniz için bir çok neden olduğunu düşünüyorum:

Başta A Cup Of Relax olmak üzere,

- ~voodoo girl~
- bi dost
- Malın Gözü
- masada boş bardaklar
- kandanadam
- AYDAN ATLAYAN KEDİ
- CESETİZLERİ
- PuCCa GüNLüK
- BabeGazelle
- Kayhanovic
- Pembe Kalem
- ÜfÜrÜkTeN PrEnSeS'S
- bu bir blog kaydıdır...
- Siminya
- Ot, Çöp ve Diğerleri
- DELİ PROFESÖR VE ZINDIK EZMELERİ
- eLcHaTTaBib
- GünCeraN
- KİMSE OKUMASIN DİYE ...
- [Kumrall...] Çatlaklık Eşiği
- SÖZÜN BİTTİĞİ YER...
- CaRtMaNtR
- Farmakolojik Deli - İlaç kokan içimden kopan bilög
- godsyndrome
- Pino'nun Yeri
- ZİKZAK WEBLOG
- GÜNEŞİN TAM İÇİNDE
- hafif.org
- Eyyak!
- Tersninja.com
- Perez Hilton (Allah kahretsin, dedikodu manyağı bir insanım!)

Yüzlerce güzel, özel blog arasında elbette unuttuklarım olmuştur, affola..

Şimdi kurallara göre, yukarıda beğenilerimi sunduğum bloglar da evvela yazılarının başında benim fakirhanenin linkini vererek kendi sevdikleri, okurken zevkten dört köşe oldukları blogları tanıtan bir yazı yazacaklarmış. Mim gibi bir olay bu anlayacağınız. Tabii bende zorlama yok, dilerseniz yazarsınız. Ama özellikle Perez Hilton mutlaka ama mutlaka yazsın, yoksa çok darılırım. Sevgiler Perezcim! :P

Eduardo Capetillo aka. Marimar'ın kocası

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 12.2.09 11 Yorum var, evet.
Latin Amerika ülkelerinin, Telenovela türündeki entrika ve şehvet yüklü pembe dizileri hayatımıza empoze ettiği 90'lı yılların başında tanış olmuş idik Meksikalı oyuncu Eduardo Capetillo ile...

İlkin Alcanzar'da karşımıza çıktı. Herkesin gıptayla baktığı, uğruna kızların saç baş yolduğu yakışıklı türkü çığırıcısı Eduardo rolündeydi. Buna aşık sünepe mi sünepe, çirkin mi çirkin lakin pamuk gibi beyaz ve yumuşacık bir kalbe sahip Lorena vardı. Alaam nolar beni Eduardo'yla kavuştur, bana aşık olmasını sağlaaa! diye dualar eder, Tellibaba'ya adaklar adardı her bölüm. Biz de Eduardoooğğ, Lorenaağ! Bitanesiniiiz! nidalarıyla ağzımızdan salyalar akıta akıta izlerdik.

90lar'ın ortalarına doğru bu kez, kendisi gibi Meksikalı olan oyuncu ve şarkıcı Thalia'yla birlikte rol aldığı Marimar aracılığıyla evlerimize konuk oldu. Orda da kumsal ve plajların aranılan fakir ama iki yıkama yağlamayla cillop olma potansiyeli yüksek kara bahtlı kem talihli kızçesi Marimar'ı kandırıp evlenen, sonra da terkedip sırra kadem basan hain Sergio'yu canlandırıyordu.

Meşhur olduğu döneminin yurdum irili ufaklı dişi popülasyonu tarafından (ben de dahil) çokça, pekçe yakışıklı bulunan bir adamdı bu Eduardo insanı. Şimdi bakıyorum da, aslında öyle uğruna yemeden içmeden kesilip verem olunası bir yakışıklılığı da yokmuş hani. Zannedersem o dönemlerde Türk televizyonlarında jön eksikliği yaşanıyordu, türk kızları tvde kimi görürlerse şakkadanak aşık oluyorlardı. Eduardo da arada kaynamış görünen o ki.

Şu an ne yapıyor, ne ediyor bilmiyorum. İnternetten araştırayım dedim, doyurucu bir bilgiye ulaşamadım. Yalnız resmi sitesi olduğundan şüphelendiğim şu adresten görüp anladığım kadarıyla pembe dizi sektöründen elini ayağını çekip kovboy olmuş kendisi, vahşi batı yollarına düşmüş. Allah kurtarsın diyorum.

Şey: ''Ben tanımıyorum bu herifi, hangi dizilerde oynadı ki? Hem Telenovela da ne demek? Latin Amerika dizileri mi var bir de? Ben kimim, burası neresi? Nefes alamıyorum, Tanrım birileri yardım etsin! Kimse yok mu?!'' diyenlerdenseniz çok kısa Telenovela nedir; entrika, aşk ve şehvet üçgeninde pembe dizi senaryoları nasıl ilerler anlamak için tıklayalım, çekinmeyelim.

Şey 2: Bloguma bırakılan son 5 yorumu yayınlarken kafam bir milyona yakın olduğu için yanlışlıkla reddet butonuna basmışım, yorumlar mevta oldu. Yorum yazanlar kusura bakmasın.

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Mim: En sevdiğim şair

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 11.2.09 6 Yorum var, evet.
Efendim, Seamus Siddeley mimlemiş beni.. Bu seferki mim konumuz, en sevdiğiniz şair kimdir, nedir; hele bir anlatın. Şiirlerinden demetler sunun, aydınlatın blog alemini üzerine..

Blogumu düzenli takip eden birileri varsa benim en sevdiğim şairlerin başta Nazım Hikmet olmak üzere Attila İlhan ve Can Yücel olduğunu bilirler. Onun dışında Orhan Veli ve Necip Fazıl'ı da ziyadesiyle severim, sayarım. Şiir yazma özürlüsü olduğum (bakınız: 1, 2) ve yazabilen herkese imrenerek baktığım için tüm şairlerin benim nezdimdeki yerleri ayrıdır.

En sevdiğim şiirlere gelince;

Bağlanmayacaksın (Can Yücel)
Tahirle Zühre meselesi (Nazım Hikmet)
Beklenen (Necip Fazıl Kısakürek)
Ellerimde bir göztaşı (Can Yücel)
Başka türlü bir şey (Can Yücel)
Dünyanın en tuhaf mahluku (Nazım Hikmet)
Aysel git başımdan (Attila İlhan)

Konu çok hoşuma gittiği için bir değişiklik yaparak, ben de bu mimi takip listemdeki herkese yolluyorum ve cevaplama ya da cevaplamama seçeneğini insiyatifinize bırakıyorum :)

Dünyanın bütün sevgilisizleri; birleşin!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 11.2.09 12 Yorum var, evet.
Kahretsin ki; artık bendeki nasıl bir şanssızlıksa, son bir kaç senedir Sevgililer Günü atraksiyonunu sevgilisizlikten ötürü yalnız geçirmek zorunda kalıyorum. Hayır, yılın geri kalan günlerinde aşk - meşk sorunu yaşama, herşey güllük gülistanlık ilerlesin; tam Şubat ayı arifesinde işler sarpa sarsın ve çotanak diye ayrıl! Olacak iş mi?!Ancak biliyorum ki yalnız değilim. 14 Şubat günü gelip çattığında, yurdun dört bir tarafındaki çifte kumrular ellerinde güller, dillerinde aşk nağmeleri caddeleri, sokakları; hanları hamamları çınlatırken; azımsanamayacak bir kısım, bu gereksiz aşk ve sevgi gösterileri karşısında sinirden ve kıskançlıktan deliye dönecek, çaktırmadan gizliden gizliye benim onlardan ne eksiğim var, ben de isterem elma, çilek, frambuaz yanaklardan; ben de isterem kiraz, kayısı, erik dudaklardan diye düşünmeden edemeyecek, biliyorum. Çünkü ben de o şansız kısım arasında yer alacağım. Tabii iki gün içerisinde Eros vittirivizziği halime acıyıp karşıma helal süt emmiş birini çıkarmazsa...

Hayatın her alanında eşitlikten yana oldum. Madem Sevgililer Günü var, niçin Sevgilisizler Günü yok?! Biz insan değil miyiz? Niçin Sevgililer Günü'nden bir gün önce teselli ikramiyesi niyetine Sevgilisizler Günü de kutlanmıyor?
13 Şubat bundan böyle acınızı paylaşıyoruz, sizleri anlıyoruz sloganıyla yurtiçinde ve yurtdışındaki temsilciliklerde, hatta yavru vatan KKTC'de Sevgilisizler Günü olarak coşku ve heyecanla kutlanmalı. Belediyeler kömür, beyaz eşya yardımı türevinde, sevgili bulamazsa yığılıverecek şuracığa, ölüverecek gariban hastalığından muzdarip kişihan ve kişisulara sevgili yardımında bulunmalı. 14 Şubat arifesinde sevgilisinden ayrılıp şoka giren bireyler için acil yardım hatları oluşturulmalı, halk seferber edilmeli:

- Alo, Sevgililer Günü'ne Ramak Kala Sevgilisinden Ayrılanlar İçin Acil Yardım - Destek Hattı mı? (Höh!)
- Evet buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?
- Şey, burda az önce sevgilisinden ayrılmış bir dişi insan var da, baygın vaziyette. Bir hafta sonra da 14 Şubat, ne yapacağımızı bilmiyoruz! O kadar hazırlık yapmıştı yavrucak; kalpli boxerlar, peluş ayılar, seni seviyorum'lu pofuduk yastıklar filan.. Bize bir yol gösterin!
- Sakin olun, zavallı mağdureyi olabildiğince yerinden kımıldatmamaya çalışın. Görünen o ki Önemli Gün ve Geceler Öncesi Yaşanan Ani Ayrılık Travması'na (Kısaca, ÖGGÖYAAT) girmiş. Sağlık ekiplerimizi derhal olay yerine yolluyoruz, telaşa mahal yok.

Bunlar yapılmalı artık; nerde bu devlet, nerde bu millet? Duyarlı olalım, lütfen.

Mezhebi geniş bunlara deniyor herhalde!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 11.2.09 15 Yorum var, evet.
Kavak Yelleri'ni düzenli bir şekilde olmasa da takip etmeye çalışan biriyim. Yani bir hafta izleyemediysem, diğer hafta mutlaka izlerim. Entrika seviyorum, olayım bu.

Dizinin başında dört kişilik; ikisi kız, ikisi erkek bir arkadaş grubu vardı malumunuz: Aslı, Efe, Deniz ve Mine.. Aslı ve Deniz birbirlerini seviyorlardı. Mine ve Efe de bunların yanında deodorantların kenarına yapıştırılmış tekli kadın pedi misali eşantiyon olarak dolaşıyorlardı. Hani abla deme, bir gün lazım olur hesabı. Ama hepsi can ciğer arkadaştılar tabii, aralarından H2O sızmıyordu.
Neyse paşam ustam; bu ikisi bir gün ayrıldı, kıyamet ondan sonra koptu. Mine insanı zaten baştan beri Deniz'e meyilliydi. Aslı'yla aralarını bozmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Ne yaptı ne etti, Deniz'le halvet olmayı başardı, başı göğe erdi. (Allah'ım, şu arkadaşlık ortamının güzelliğine bakar mısınız?!) O sıralar da bizim etliye sütlüye karışmayan, ensesine vur, ekmeğini al görünüşlü Efemiz, kırk yıllık arkadaşı Aslı'ya bir takım duygusal hisler beslemeye başladı. Aslı da durumu çakar çakmaz çakan çakmak moduna geçip, laayn hazır Deniz'den de ayrılmışım, boştayım. Dur bi de Efeyle takılayım biraz, dostluğumuz pekişsin! dedi ve Efe'ye yeşil ışık yaktı. Bu arada Deniz durumu öğrenince Efe'ye sen ne biçim arkadaşsın, insan arkadaşının yavuklusuna göz diker mi? diye celallendi ama Aslı ya banane, banane! Ben Efe'yi seviyorum banane! deyince pısıp sünmek zorunda kaldı.

Efe'nin Aslı'yla çıkmaz iken eskiden dağ, bayır, yol demeden çıkış işlemleri yaptığı bir kız arkadaşı vardı: Su.. O da bu nezih ve örnek alınası arkadaşlık ortamına dahil oldu! Bacım, senin sevgilin benim eski sevgilimdi ama nah şu kadarcık umursuyorsam namerdim. Ben de sizler gibi mezhebi genişlerdenim çünkü. Zerre ırgalamaz beni mentalitesine sahip Su hanım, amaaan dert ettiğin şeye bak, ne olmuş yani sevgilimin eski sevgilisiysen? Ben bu güne bugün en yakın arkadaşıyla çekinmeden duygusal yakınlaşmalara girmiş bir insanım. Sendeki mezhep geniş de bendeki patlıcan mı (olmadı galiba!) düşüncesindeki Aslı'yla derhal kanka modunda takılmaya başladı. Bu esnada Deniz ve Mine de kendilerini bir şekilde Aslı ve Efe'ye kabul ettirip tekrar eski kankalık günlerine geri döndüler. Şimdi beşinin de arası çok iyi Allah bozmasın! İşte kitaplara geçesi harikulade dostluk, kardeşlik ortamı!

Bakalım ilerleyen bölümlerde ne olacak, asıl en çok onu merak ediyorum. Tahminlerim; Efe olayı iyice abartıp Deniz'e karşı bir takım hisler beslemeye başlayacak, O'nun uğruna Aslı'dan ayrılacak. İntikam alma hırsıyla yanıp tutuşan Aslı'da da hafiften Su'ya kayma eğilimleri baş gösterecek. Bu arada Mine, psikopat Burak'tan ayrılıp beni de aranıza alın, kıskandım ama! diyerek Aslı ve Su'nun marjinal ilişlerine ortak olmak isteyecek. Beklenmedik ayrılık neticesinde balataları sıyıran ağır abi Burak, Su'yu bırakıp kaçan Atakan'ın izini sürdükten sonra birlikte Aslı, Su ve Mine'ye nazire yaparcasına elele Bebek'te üç beş tur atacak, olmadı bi de sinema yapacaklar. Olabilecek şeyler bunlar, garipsemeyin. Yani şu son bölüme kadar yaşanan gelişmeleri garipsemediyseniz bunları da garipsememeniz lazım.

Dizinin senaryosu çok bariz bir biçimde Dawson's Creek'den aşırma ayrıyetten, iki diziyi de izlemiş olanlar farkedeceklerdir. Hayır; bok atmak ya da sırf eleştirmiş olmak amacıyla yazmıyorum bunları, gerçeği bu. Amerikan kültüründe bu tür sıkı dostlar arasındaki sevgili paslaşmaları normal kabul edilip tolerans gösterilebilir lakin burası Türkiye! Ben hiç bir arkadaş grubunda haydi sevgili arkadaşlar, dostluk denen kutsal mevhumun içine sıçarcasına birbirimize aşık olalım! Sonra duygusal açıdan yakınlaşma içine giren çiftlerimiz ayrılsın ve eş değişimi baabında ötekilerimize yavşasın. Ondan sonra da hiç bir şey olmamış gibi birbirimizin suratlarına bakmaya devam edelim, bu sevgi ve dostluk sonsuza kadar sürsün heleley höleley! mantığına sahip insanlar olduğunu sanmıyorum.
Gerçek hayatta böyle bir arkadaş ortamı yok yani sevgili mini mini birler, sizleri yanlış yönlendiriyorlar. Biz sağlıklı ve mantıklı gençler, bu tür olayları asla tasvip etmeyiz. Edeni de kınarız. İnsan kırk yıllık arkadaşlarına sarkıp, eski sevgililerinden meydana gelen bir dostluk yumağı içinde yaşantısını sürdürür mü yahu? Ayıp denen bir şey var.

Salı, Şubat 10, 2009

A be falınıza bakayım çifte kumrular!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 10.2.09 3 Yorum var, evet.
Çeşitli fal bakma siteleri, programları var net ortamında. Şimdi bunlardan birini tanıtma görevini üstleneceğim.

Falbak, basit ama etkili bir fal programı. İhtiva ettiği kutucuklara kendinizin ve sevdiğiniz insan canlısının isimlerini yazıp Çiftler Hakkında Yorum butonuna tıklıyorsunuz, ilişkinizin sapabileceği yollar hakkında size tavsiyelerde bulunuyor. Şurdan bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Bana baktığı falda Eğer Tanrı size uzun ömür verirse evliliğinizin altın yılını da kutlarsınız. İyi ve uzun yolculuklar! dedi utanmadan! Utanmadan diyorum çünkü biten bir ilişki doğal olarak evliliğe doğru gitmez, gidemez değil mi? Böhühüh! (Gerçi ayrıldığı insan hakkında fal baktırandan da hayır gelmez sanki ama neyse!)

Pazartesi, Şubat 09, 2009

Ağaçtan yaptım, al!

Karalayan: t.u.b.a Tarih: 9.2.09 10 Yorum var, evet.
- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak hepimiz biliyoruz ki önümüzde büyük bir heyecanla beklediğimiz Eurovision Şarkı Yarışması gerçeği var. Hadise'ye güvenimiz tam. Ben yemedim içmedim, - ki bu süre zarfında 300 gram verdiğim ortaya çıktı, sevindim - şarkılarını belirleyen yaklaşık 25'e yakın ülkenin mahnılarını dinleyip sizler için değerlendirmesini yaptım: Finlandiya, Romanya, Andorra ve İngiltere hariç geri kalan ülkeler kulaklara işkence çektirmek için söz birliği etmiş adeta, hiç birini beğenmedim. Bu saydığım ülkelerin de şarkıları öyle ahım şahım değil zaten, diğerlerine göre dinlenebilirliği biraz daha yüksek o kadar. Bir tek Romanya bizim gibi seksi kız + İngilizce sözlü oynak şarkı kozunu kullanmış, takdir ettim.
Uzun lafın kısası, Düm Tek Tek'in şansı bir hayli yüksek. Gerçi ben Sakis Rouvas temsilciliğindeki Yunanistan'dan bir bomba bekliyorum ama pek emin de değilim. Görüciiz. (Belirlenen diğer şarkıları şu adresten indirebilirsiniz)

- İstanbul belediye başkan adayı Kadir Topbaş'ın, 1985 yılında bir filmde rol aldığı ortaya çıktı. Haber bültenlerinde bir kaç gündür uygunsuz görüntülerini içeren kasedi ortaya çıkmış Gülben Ergen muamelesi yapılıyor kendisine, orda gördüm. Bölük pörçük izlediğim görüntülerden anladığım kadarıyla sayın ve saygılı Topbaş'ın zerre oyunculuk kabiliyeti yokmuş! Elinde tuttuğu dal parçasının ne olduğunu soran oğluna hışım ve heyecanla ağaçtan yaptım, al! deyişi bitirdi beni! Bundan böyle bana o ne? içerikli soru yönelten herkese bu cevabı vereceğim:

- t.u.b.a, o elindeki dik açılı iletki de neyin nesi öyle?
- Ağaçtan yaptım, al!

Bu son gelişmeler de göstermiştir ki oyumuzu kesinlikle Kemal Kılıçdaroğlu'na vermeliyiz sevgili İstanbullular. Ahahaha!

- Carmen Electra, bu cuma akşamı Beyaz Show'a katılacakmış. Katılsın tabii, bize ne? Acun Adriana Lima'yı konuk eder, Beyaz da Carmen'i.. Allah daha fazlasını versin de Madonna'yı, Rihanna'yı filan da konuk etsinler. Benim derdim onlar değil aslında; hep dişi ve seksi ünlüler, hep dişi ve seksi ünlüler nereye kadar? Ha bir Josh Holloway geldi tamam da pek sarmadı beni! İlgi alanıma girmiyor. Her kim ki Johnny Depp'i konuk eder, işte o zaman benim hayır dualarımı alır kardeşim. O kadar!

- Tuğçe Kazaz, eşi Yorgo Seitaridis'ten boşanacağı yolundaki söylentileri cevapsız bırakıp, artık ne denli sevgi yüklü bir insan olduğunu Hürriyet gazetesine verdiği röportajdaki şu sözleriyle ilan etmiş: '' Huzuru aradığımı, huzura giden bir yolum olduğunu biliyorum ve kendi içsel yolculuğumda maddiyat olmadan, çıplak halimle mutlu olmayı öğreniyorum. Doğru ya da yanlış diye bir şey var mı, bilmiyorum. Zaten ikisi beraber bir bütünlük halinde. İçimden gelen her şeyi yapmak ve mutlu olmak istiyorum. Tabii bazen sıkıştığın, strese girdiğin zamanlar oluyor. Olumlamalar yapıyorum kendime hemen... Etrafımdaki herkese bir şekilde sevgi vermek istiyorum.'' (Kaynak ve devamı)
Ben anlıyorum seni Tuğçecim. Yüreği güzel insan, sevgi ve barış seninle olsun. (Canım benim ya; çok da genç, çok da güzel bir yavrucak halbuki. Yazık.)
© 2006 - 2058 Bilinçsiz Karalamalar

Bu blogda okuduğunuz ya da okumakta olduğunuz bütün yazılar, aksi belirtilmemişse blog sahibesi tarafından yazılmıştır. O yüzden hepsi olmasa da bazı hakları saklıdır. İçeriği kopyala - yapıştır yöntemiyle başka bloglara, sitelere koyarak ''bak bunu ben yazdım, negzel diğğ mi?!'' şeklinde hastalıklı ve şizofren bir tavır takınmanıza gerek yoktur. Adam gibi kaynak belirtmek şartıyla blogdan alıntı yapabilirsiniz zira, birbirimizi kırmayalım.
 

t.u.b.a'nın karaladıkları Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review